Yerel Yönetimlerde yeni yapılanma

SHP GENEL BAŞKANI

MURAT KARAYALÇIN’IN

YEREL YÖNETİMLER KONUSUNDA YAPTIĞI KONUŞMA

(ARSİAD* Toplantısı, Bursa TKM, 30 Temmuz 2003)

Sayın konuklar! Sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum, hepinize hoş geldiniz diyorum. ARSİAD’a böyle bir toplantıyı düzenlediği için, sizlere de katılımınız için teşekkür ediyorum. Bu toplantıda, yerel yönetimlerle ilgili bir sunuşta bulunma olanağını elde ettiğim için son derecede mutluyum.

Sayın Başkan yerel yönetimler konusunu neden öncelikle öne almak istediklerini biraz önce ifade etti, özetle dile getirdi. Sunuşu yapan arkadaşımız da bu konunun seçilmesinin gerekçesi olarak, Türkiye’nin hızla bir yerel yönetim seçimlerine doğru gitmekte olduğunu gösterdi. Bunlar burada, Türkiye’nin başka yerlerinde, yerel yönetimler konusunun tüm yurttaşlarımızca önemle, özenle ele alınmasını gerektiren temel gerekçeler, nedenler.

Türkiye’nin 21. yüzyılın ilk yerel yönetim seçimine önceki yüzyıldan, önceki dönemlerden daha farklı bir biçimde hazırlanması gerektiği düşüncesindeyim. Türkiye’de bugünkü örgütlenme modelinin gerek merkezi yönetimin işleyişi açısından, gerekse yerel yönetimler açısından, istenilen sonuçları daha önceki dönemlerde vermediğini ve bunun sürdürülmesi durumunda da vermeyeceğini düşünüyorum. Türkiye’nin hem merkezi yönetiminde, hem de yerel yönetimlerinde kendisini yeniden örgütlemesinin bir zorunluluk olduğu kanısını taşıyorum.

Sizlere çok ana hatlarıyla yapacağım sunuş, aslında benim bireysel düşüncelerimi yansıtmıyor. Bunlar Sosyaldemokrat Halk Partisi’nin Merkez Yürütme Kurulu kararınca 18 Nisan 2003 tarihinde, yani yerel yönetim seçimlerinden tam bir yıl önce Türkiye kamuoyunun değerlendirmesine sunmuş olduğu bilgiler. Sosyaldemokrat Halk Partisi, yerel yönetim seçimlerine bir tasarıma bağlı olarak hazırlanmanın gerekli olduğu düşüncesindedir.

Biz hazırlığımızı anayasamızın öngörmüş olduğu üç yerel yönetim birimi itibariyle yapmaktayız. Belediyelerin, öteki yerel yönetim birimlerinden koparılarak ayrıca ele alınmasının, değerlendirilmesinin çok doğru, hatta çok olanaklı olmayacağı düşüncesindeyiz. Ancak Sosyaldemokrat Halk Partisi olarak 2004 18 Nisanında yapılacak yerel yönetim seçimleri için düşüncelerimizi, anlayışımızı, yaklaşımlarımızı bir bütünsellik içinde kalmaya özen göstererek, tüm yerel yönetim birimleri için ayrı ayrı sunmanın daha uygun olacağını düşündük.

Size ben belediyelerle ilgili düşüncelerimi anlatacağım. Ancak SHP, il özel idareleri için de, muhtarlıklar için de, yani anayasamızın öngörmüş olduğu öteki yerel yönetim birimleri için de çalışmalarını sürdürmektedir. Belediyelerle ilgili Sosyaldemokrat Halk Partisi’nin düşüncelerini, önerilerini sunmadan önce, il özel idareleri için ve muhtarlıklar için kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Türkiye hükümeti, Türkiye’de kamu yönetimini bir bütün olarak değiştirmeyi öngören bir çalışmanın içinde. Yapılan çalışmalar kamuoyuna parça bölük sunulmakta. Henüz bir tasarı biçimine dönüşmüş değil. O nedenle Bakanlar Kurulu’ndan geçip Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuş bir metin yok. Ancak bazı bilgileri basın aracılığıyla almış bulunuyoruz. Tam bir taslak ortaya çıkmadığı halde, geçen ay, hatta ondan önceki ay, çok ilginç bir tartışma süreci başlatıldı. Kamu yönetiminin, merkezi yönetim ve yerel yönetimler olarak yetki paylaşımına gitmesine destek verenler oldu, karşı çıkanlar da oldu.

Kimileri merkezi yönetimin üstlenmiş olduğu hizmetleri yerel yönetimlere devretmenin Türkiye’nin üniter devlet yapısını zora sokacağını, ihlal edeceğini, bozacağını ileri sürdüler. O tartışma alevlendi, ancak başka gelişmeler nedeniyle sürdürülemedi. Biz bu kanıda değiliz. Öncelikle onu ifade etmek istiyorum.

Bizim için önemli olan kamu alanıdır, kamu çıkarıdır. Ve kamu çalışanlarının istihdam koşullarıdır. Bir hizmetin merkezi yönetim tarafından görülmesi, o hizmeti daha çok “kamu” yapmaz. Örneğin, Bursalılar için söylüyorum, burada sularınızın Devlet Su İşleri tarafından dağıtılması, sularınızın BUSKİ tarafından dağıtılmasına göre o hizmeti daha çok kamu yapmaz. Hatta bana sorarsanız tersi geçerlidir. Bursa’da yaşayan yurttaşlarımızın su gereksinmelerinin belediye tarafından, belediyenin ilgili birimi tarafından karşılanması, o hizmetin kamu hizmeti olma niteliğini daha da güçlendirecektir.

Anayasamıza göre Türkiye’nin idaresi bir bütündür. Merkezi yönetimiyle, yerel yönetimleriyle anayasamız, yönetimi bir bütün olarak almaktadır. Onun için yalnızca teknik mülahazalarla değil, hukuki gerekçelerle de hizmetlerin merkezde değil yerel yönetimlerde üretilmesi ve dağıtılması o hizmetin niteliğini olumsuz etkilemez.

1950 yılına kadar trafik hizmetleri Türkiye’de yerel yönetimler tarafından verilmekteydi. Bana sorarsanız, trafik hizmetleri anayasanın yerel ortak gereksinme ya da anayasadaki deyimiyle “mahalli müşterek ihtiyaç” tanımına daha denk düşmektedir. Trafik hizmetini belediye vermelidir. Trafik hizmetini İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Daire Başkanlığı’nın vermesinin, bana sorarsanız hiçbir anlamı bulunmamaktadır. Hizmet yeterince üretilememektedir.

Trafikten daha yerel ortak gereksinim olabilir mi? Bana sorarsanız elektriğin de yerel yönetimler tarafından dağıtılması gerekmektedir. Gerçi şimdi farklı genel müdürlükler çıktı ama… Kentlerde kullanılan elektriğin Enerji Bakanlığı’nın bir genel müdürlüğü tarafından dağıtılmasının bir anlamı olamaz.

Bir kentin neresinin ne kadar aydınlatılacağı, o kentte elektrik fiyatlandırmasının ne olacağı, belediye başkanı tarafından ya da belediye meclisi tarafından belirlenmelidir.

Biraz önce Sayın Başkan varoşlardan bahsetti. Sosyal demokrat belediyeler, dünyanın her yerinde, belediyenin üretip sattığı hizmetler arasında “çarpaz finansman” diye adlandırılan modeller kullanmaktadırlar. Bir hizmeti ucuzlatmakta, o hizmetin sübvansiyonunu bir başka hizmeti pahalılaştırarak, daha varlıklı hemşerilerinin tükettiği bir hizmeti pahalılaştırarak karşılayabilmektedirler. Örneğin elektrikte (İngiltere’de bir dönem uygulanmıştı) yüksek tarife kullanılarak, oradan elde edilen gelirle, özellikle dar gelirlilerin bütçesinin beşte birini, dörtte birini oluşturan ulaştırma hizmetleri ucuza karşılanabilmektedir. Ulaştırma hizmetlerinin saatler itibariyle, kentler itibariyle farklılaştırılması ve ucuza satılması, ucuza dağıtılması, sonuçta gerçekten dar gelirli hemşeri gruplarının bütçelerine katkı sağlamakta, ama en az onun kadar önemlisi, kentiçi ulaşımın düzenlenmesine de çok ciddi olarak katkıda bulunabilmektedir.

Örneğin Ankara’nın sosyal demokrat belediye yönetimi olarak biz, 1989-94 yıllarında, saat 6’yla 7 buçuk arasında, “Halktaşıt” diye adlandırdığımız ve hemşerilerimizi bedava taşıyan bir ulaşım politikası uygulamıştık. Kimileri de bunu eleştirmişlerdi, bu niye bedava diye! Bunun için bedava! Yani hem yoksul hemşerilerimizin bütçesine katkıda bulunmak için bedava, hem de 7 buçuktan önce, yani doruk saat daha başlamadan insanlarımızı taşıyabilmek için bedava.

Bunun ne olacağı, nasıl karşılanacağı, biraz önce ifade ettiğim gibi, Bursa’nın, Ankara’nın, Türkiye’nin kentlerinin neresinin ne kadar aydınlatılacağı, Türkiye Elektrik Kurumu Genel Müdürlüğü’nün buradaki bölge müdürü tarafından değil, belediye tarafından belirlenebilmeli. Onun için bu hizmetlerin yerel ölçekte üretilmesi, bu hizmetlerin kamu niteliğini olumsuz etkilememektedir. Tersine, o kimliği daha yükseltmekte, yüceltmektedir.

Ancak ben burada, biraz önce ifade ettiğim gibi, özellikle il özel idarelerine dönük birkaç şey söylemek istiyorum. il özel idarelerinin, merkezi yönetimin üstlenmiş olduğu çeşitli hizmetleri yeni dönemde üstlenmesini, üretmesini, dağıtmasını gerekli görüyorum. Bu hizmetler de 1950 öncesinde büyük ölçüde il özel idareleri tarafından üretilmişti.

Size, ilginç bulduğum bir örneği vereyim. Cumhuriyetçiler ilk numune hastanesini bildiğim kadarıyla Ankara’da inşa ettiler, başkentte inşa ettiler. Özene bezene yaptıkları hastaneye “Numune” adını verdiler, örnek olmasını istedikleri için.

Numune Hastanesi’ni, Ankara Numune Hastanesi’ni, hâlâ işleyen Ankara Numune Hastanesi’ni Sağlık Bakanlığı inşa etmedi, Ankara İl Özel İdaresi inşa etti ve işletti. Cumhuriyetçiler, özellikle Sevgili Önderimizin katıldığı Cumhuriyet törenleri için biraz o dönemin mimari anlaşıyının da etkisiyle 19 Mayıs Stadyumu’nu, yani Atamızın Samsun’a çıktığı günün adını taşıyan stadyumu yine özene bezene inşa ettiler, ama bunu da Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı yapmadı. Bunu da Ankara Özel İdaresi inşa etti. Yani Cumhuriyetin “abidevi” diye nitelenen yapılarının önemli bir bölümü İl Özel İdareleri tarafından inşa edilmiştir ve o hizmetler İl Özel İdareleri tarafından üretilmiştir.

İl Özel İdareleri ile ilgili SHP’nin yapmakta olduğu çalışmada iki önemli unsuru burada özetlemek istiyorum. 

İl genel meclislerinin başkanlarının, vali olmaması gerektiğini tartışıyoruz. İl genel meclislerinin başkanları vali olmamalı. İl genel meclislerinin başkanları, seçimle gelen il genel meclis üyeleri arasından seçilmelidir. Yerel ortak gereksinme kavramına sıkıştıracağınız, sığdıracağınız hizmetlerin saptanmasında, belirlenmesinde, tanımlanmasında, nitelenmesinde böyle bir yapılanmanın daha uygun, daha doğru, daha demokratik olacağı kanısındayız.

İl Özel İdareleriyle ilgili başka bir satır başını daha çizerek sizlere takdim etmek istiyorum.

Biz, SHP olarak ilçeleri “temel hizmet üssü” olarak görüyoruz. Türkiye’de ne il, ne de alttaki beldelerdir temel hizmet üsleri. Ama ilçedir. Geleneksel olarak bu böyle olmuştur. Biz SHP olarak, İlçe Özel İdaresi konusunu da tartışmaktayız. Onu da ifade edeyim. Özellikle Osmanlı dönemindeki mutasarrıflıklara benzeyen gelişmiş ilçelerde (il olamıyor, şu ya da bu nedenle il olması da olanaklı değil ama gelişmiş, il’e benzer hizmeti verecek yerlerde, örneğin Urfa’nın Siverek ilçesi ya da Trabzon’un Of ilçesi ve benzerleri gibi), bu ilçelerde kaymakam yardımcılarının görevlendirilmesi ve bu tür (örneğin birinci sınıf diyelim) ilçelerde, kaymakamların elinde ilçe özel idareleri aracılığıyla birtakım fonların bulunması, kullanılması, yerel hizmetlerin üretilmesi uygun olacaktır düşüncesini taşıyoruz.

Biliyorsunuz, büyükşehir belediyelerinde federatif sayılan bir meclis yapılanması var. Metropol belediyelerin ilk falanca sıraya kadar olan meclis üyeleri, aynı zamanda içinde bulundukları kentin büyükşehir belediye meclisini oluşturmaktadırlar. Büyükşehir belediye meclis üyeleri, ayrıca seçilmemektedir.

İlçe özel idareleri yapılanmasıyla birlikte, bu meclise benzer, büyükşehirlerdeki meclis yapılanmasına, hiyerarşisine benzer bir düzenlemenin de olup olmayacağını SHP olarak tartışmaktayız. Bununla ilgili çalışmalarımızı sonuçlandırdığımızda kamuoyunun bilgisine sunacağız.

Ayrıca muhtarlıkları da yine çok etkin bir biçimde, etkin ve etken bir biçimde kullanmanın arayışı içindeyiz. Muhtarlara kendi mahallelerinde ilçe belediyeleri tarafından, büyükşehir belediyeleri tarafından yapılmakta olan bayındırlık hizmetlerinin bir tür kontrol mühendisliği hizmetlerini verme gibi, sınanmış, irdelenmiş ve başarılı sonuçları görülmüş bir anlayışı vermek, yüklemek düşüncesini tartışmaktayız. Muhtarlıklara ayrı bütçelerin verilmesinin yararlı olabileceği düşüncesini taşıyoruz.

3030 sayılı yasa, Türkiye’de bir idari optimizasyon anlayışını gündeme getirmiştir. Bir yanda katılımı esas alacak ilçe belediyeleri, öte yanda merkezden hizmet üretildiğinde hizmeti hemşerilerine daha kolay verebilecek bir anakent belediyesi. Bu ikisi birlikte olsun diye düşünülmüştür. Ama buradaki sayıyı tam olarak bilmemekle birlikte ifade edeyim öyle ilçe belediyeleri var ki, nüfusu örneğin Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin iki katı kadar, üç katı kadar. Burada bir katılımcı anlayışın işletilmesi asla söz konusu olamaz.

1 milyon nüfuslu bir ilçe belediyesinde 800 bin, 700 bin nüfuslu bir metropol belediyede katılımcılığı sağlamanın olanağı olabilir mi? Bence olamaz. Ama diyelim ki 30 bin nüfuslu, 20 bin nüfuslu, belki 10-15 bin nüfuslu muhtarlıkların tüzel kişilikler alarak, özellikle işin katılımcılık yönünü öne çıkartarak, hatta küçük hizmetleri onlara vererek devreye sokulması, sistemin işletilmesinde yararlı sonuçlar getirebilecektir. Bu da tartışılmakta, bununla ilgili sonuçlarımızı da, önerilerimizi de yine tıpkı il özel idaresinde olduğu gibi ayrıca devreye sokacağız.

Türkiye’de yeni bir kentsel düzene gereksinme olduğu iddiasındayız. Buraya geçişte, bu yeni kentsel düzenin örülmesinde biz öncelikle Türkiye’de var olan planlama sisteminin değiştirilmesini gerekli görüyoruz. Türkiye’de merkezi yönetim sektörel ve parasal, yerel yönetimler arasında da belediyeler fiziksel planlama yapmaktadırlar.

İki farklı planlama anlayışı var. Merkezde sektörel şu kadar ton çimento, şu kadar ton demir, ya da şu kadar ton buğday diye plan yapılmakta sektörelden kastım bu. Şu kadar trilyon ya da katrilyon liralık değer üretilecektir denmekte parasaldan da kastım bu.

Türkiye’nin belediyelerinde ise fiziki planlar yapılmaktadır. Belediyelerin sınırlarının dışına çıktığınızda, birdenbire çok farklı yapılanmalarla, hatta sınırların hemen dışında, sanayi siteleri yığılmalarıyla, organize sanayi bölgeleri yığılmalarıyla karşı karşıya kalırsınız. Ben fiziki planlama çalışmalarının, kentlerde yapılan fiziki planlama çalışmalarının çok başarılı olduğu iddiasında değilim ama, kentlerin hemen dışına çıktığınızda görmüş olduğunuz resmin de bir facia olduğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Neden kent sınırlarının dışına çıkar çıkmaz önünüze böyle bir yığılma şekillenmektedir? Çünkü plan kararından kurtulmak için, dilediği yapılanmayı orada inşa etmek için insanlar hemen belediyenin sınırının dışına çıkmaktalar, orada artık böyle bir planlama olmadığı için, bir fiziki düzenleme söz konusu olmadığından, dilediği yapıyı yapabilmektedirler. Onun için biz sektörel planlamadan fiziki planlamaya geçilmesini gerekli görüyoruz.

SHP olarak Türkiye’nin her karışının planlanması gerektiği düşüncesindeyiz. Yurttaşlarımızın planlama konusunda belediyelere çok fazla inanmadıklarını biliyorum. Bazı yurttaşlarımız 1980 sonrasında belediyelere planlama yetkisinin verilmesinin kentlerin kötüleşmesine, gerilemesine neden olduğunu iddia etmektedirler. Ben bunun tek başına belediyelerle açıklanabilecek bir karar, bir uygulama, bir yaklaşım olduğu kanısında değilim. Ama sizlere, Türkiye’nin bütünü itibariyle bir planlama eksikliğinin buna neden olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bize göre, Türkiye’nin en yoğun meydanlarından örneğin Fomara Meydanı’nın bir metrekaresinden başlayarak, en düşük yoğunluklu (diyelim ki Uludağ’ın tepesindeki herhangi bir metrekareye kadar ya da Ağrı’nın tepesindeki herhangi bir metrekareye kadar) tüm alanlar planlanmalıdır. Türkiye’nin planlanmamış yeri kalmamalıdır. Ve bu planlar bir hiyerarşiye oturtulmalıdır.

Aslında ulusal fiziki planlamanın yapılması, yurttaşlarımızın belediyelerle ilgili taşıdığı kaygıların da ortadan kalkmasına neden olabilecektir. Türkiye’nin olgun, saygın, seçici herhangi bir mekânının, o sırada tesadüfen görev üstlenmiş bir belediye meclisi tarafından ya da bir belediye başkanı tarafından değiştirilememesinin güvencesi de biraz önce söylemiş olduğum bu hiyerarşik planlama sisteminin uygulanması, oturtulmasıdır.

Yetkiler nerede, kimin tarafından, nasıl kullanılacaktır, merkezi yönetimde ne olacaktır? Yerel yönetimler, belediyeler, metropol belediyeleri, anakent belediyeleri, il, ilçe belediyeleri bu fiziki plan sıralaması, hiyerarşisi içinde yetkilerini nereye kadar kullanacaklardır? Bu ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin topografyasına, Türkiye’nin fiziki değerlerine insanlar yerel yönetimlerde dokunamayacaklardır. Tabii yerel yönetimlerde dokunulamayan değerlere merkezi yönetimde nasıl dokunulmaktadır, meclislerde kararlar nasıl çıkmaktadır, bunu çok üzüntüyle izliyoruz. Bu işin bir başka yanı.

5 milyar metrekarelik, 2B kapsamına alındığı söylenen alanların nasıl yapılaşmaya açılacağını, bu konuda kamuoyuna nasıl yanlış ve yanıltıcı bilgiler verildiğini üzüntüyle gözlüyoruz. Parantez içinde söylüyorum, 5 milyar metrekarelik alanın Sultanbeyli’de ve Beykoz örneğinde olduğu gibi tümüyle yapılaştığını, bunlar üzerinde haksız bir işgalin olduğunu söylediler kamuoyuna.

Ama Kent Plancıları Odası dedi ki, bu 5 milyar metrekarelik alanın orman niteliği kalkmıştır ama, 5 milyar metrekarelik alanın yalnızca yüzde 15’i yapılaşmıştır. Geri kalan yüzde 85’lik bölüm yapılaşmamıştır. Yani geri kalan yüzde 85’lik bölümün tekrar kazanılması, tekrar ağaçlandırılması, tekrar yeşillendirilmesi söz konusudur, tümünün üzerinde yapı olmadığı dikkate alınarak. Böyle bir düzenlemenin yapılabilmesi söz konusudur. Ama ben bunu parantezi kapayarak bir yana bırakıyorum, olması gerektiğini düşündüğümüz, SHP olarak önerdiğimiz bir planlama sistemini dile getiriyorum.

Yeni bir planlama sisteminin devreye sokulması, aslında parça bölük başlatıldı. GAP var, DAP var, Doğu Anadolu için hazırlanan. DOKAP var, Karadeniz bölgesi için, Ordu’dan Artvin’in sonuna kadar, ta sınıra kadar hazırlanan planlar. Bu planlar hazırlanıyor.

Ben önce DOKAP’ı söyleyeyim o bölgenin insanı olarak söylüyorum, bir Japon kuruluşu Jaica, DOKAP’ı hazırladı. Harika bir çalışma. Hem fiziki planlama, yani Karadeniz’in yaylalarının, Karadeniz’in yollarının nasıl kullanılacağı orada var, hem iktisadi planlama var. Karadeniz’de hangi değerler yaratılacak, hangi projeler uygulanacak, botanik değerleri nasıl korunacak, geliştirilecek, vs var.

Bu tabii otoyol olduğu söylenen Karadeniz kıyı yolundan önce değil, sonra yapıldı! Maalesef Karadeniz kıyı yolu önce yapıldı ve bir facia yaşandı. Karadeniz’in tüm kentlerinin Karadeniz’le bağlantısının koparılmasına yol açan o Karadeniz kıyı yoluna girmiyorum ama DOKAP’la ilgili olarak söyleyeyim 8 - 10 ciltlik DOKAP planı, Karadeniz’in her yerini işlemiş bu plan hazırlandı bitti, ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın raflarına konuldu!

O planla öngörülen planlardan, projelerden herhangi birinin Artvin’de, Rize’de, Gümüşhane’de, Bayburt’ta, Ordu’da, Tokat’ta uygulanabilmesi için bugünkü idari işleyişin devreye sokulması gerekmektedir. Bir bakanlığın buna sahip çıkması gerekmektedir. Bir bakanlığın proje işletip mevcut hiyerarşi içinde bunu DPT’ye, Maliye Bakanlığı’na, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunması gerekmektedir. Yani DOKAP da, GAP da, DAP da, buna benzer hazırlanmış bütün planlar da işletilmemektedir. Eğer böyle bir değişiklik Türkiye’nin idari yapısının içine yerleştirilirse, Türkiye’nin idari yapısı bu doğrultuda değiştirilirse, yetkilendirme bu çerçevede ortaya konulursa, Türkiye’de projeleme konusunda da çok farklı bir noktaya geleceğimizi düşünüyorum.

Türkiye’nin bir kaynak sorunu var. Türkiye kaynaklarını maalesef iyi kullanamamakta. Belediyeler de iyi kullanamamakta, merkezi yönetim de iyi kullanamamakta. Çok hazin, çok çeşitli kötü proje örneklerini maalesef sıklıkla yaşamaktayız. Alın Bolu tünelini. Alın kullanılmayan, uçakların inip kalkmadığı havaalanı projelerini. Alın iline 11 tane olimpik yüzme havuzu yapmış spordan sorumlu bir Devlet Bakanı’nın projelerini. İlindeki bütün insanları havuza koysanız bile zaten boş yer kalıyor! Çok hazin projeler var.

Aslında bu planlama anlayışı değişirse, yani sektörel parasal planların yanısıra, bütün Türkiye mekânını kapsayacak fiziki planlamalar hayata geçirilirse, buna koşut olarak Türkiye projeleme sistemini de değiştirecektir. Yeni kentsel düzene geçişte bizim öncelikle düşündüğümüz, önerdiğimiz budur.

Yeni kentsel düzenin planlama, projeleme sistemini bu çerçevede öncelikli bir sorun olarak görüyoruz.

İkincisi, bize göre yeni kentsel düzende belediyelerin, il özel idarelerinin, muhtarlıkların yatırımlarının sermaye hasıla oranlarının yükseltilebilmesi, bu yatırımlardan yüksek verimliliğin elde edilebilmesi, merkezi yönetimin yerel yönetimlerden ayrı olarak, bağımsız olarak kimi projeleri uygulamasına bağlıdır.

Örneğin, yine ARSİAD’ın toplantısı olduğu için söyleyeyim Kars-Artvin koridoru. Eğer günün birinde inşallah Doğu sınır kapısı açılacaksa, orada ortaya çıkacak değerin Kars’tan Artvin’e, Hopa limanına, Trabzon limanına, hatta Giresun limanına kadar taşınabilmesi için merkezi yönetimin koridor planlaması çalışması yapması gerekiyor, bu bölgeye yatırım yapması gerekiyor.

Iğdır’da Karslıları, Ardahanlıları kıskandıracak ölçüde bir değerin, zenginliğin ortaya çıkmasının nedeni sınır ticaretidir. Sınır ticareti Türkiye’de iki yerde çok güçlü oluyor. Birisi Güneydoğu’da, öbürü Kuzeydoğu’da. Onun için biz SHP olarak Kars-Artvin koridorunu ve Habur-Mersin koridorunu son derecede önemsiyoruz. Bu iki koridorda merkezi yönetimin yatırım yapmasını gerekli görüyoruz. Çünkü burada yapılacak yatırımlar, düzenlemeler, özellikle altyapı projeleri, o koridorda yer alan yerel yönetim birimlerinin üretkenliğini artıracaktır.

Tabii burada şu örnekler de verilebilir. Kars-Artvin’i, Habur-Mersin’i iki koridor olarak söyledim İskenderun Körfezi, özellikle Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının getireceği olanaklardan sonra çok büyük önem taşımaktadır. Merkezi yönetim burada her belediyenin, Mersin Anamur’dan başlayıp Samandağı’na kadar giden yerde her belediyenin ayrı bir raylı sistem uygulamasına, inşa etmesine izin vermeyebilir. Yani Adana’nın raylı sistemi ayrı, Mersin’in raylı sistemi ayrı olmamalıdır. Belki bu körfezin tümünde bir kıyı metroculuğu işletmesi yapılabilmelidir de Adana ona eklenmelidir, Mersin ona eklenmelidir dikey bağlantılar ona göre kurulabilmelidir örneğin, Sapanca Gölü aynı çerçevede ele alınabilmelidir, gibi… İkinci olarak bunu görüyoruz.

Yeni kentsel düzende belediyeler için iki önemli planlama anlayışının uygulanmasını öneriyoruz. Bunlardan birincisi, artık Türkiye’nin kentlerinde parsel parsel yapılaşmadan, planlamadan vazgeçmek ve bunun yerine ada ölçeğinde planlama ve yapılaşma yapmayı devreye sokmak anlayışıdır. Bu zaten kendisini tanımlayan, anlatan bir öneri. Onun için bunun ayrıntılarına inmeyeceğim.

Ama şunu özellikle söylemek istiyorum biz Türkiye’nin kentlerinde kentsel yenileme projelerinin hazırlanmasını, uygulanmasını, yaygınlaştırılmasını iki gerekçeyle önemsiyoruz. Bu, değişik yerlerde sosyal demokrat belediye başkanları tarafından sınanmıştır. Birincisi, kentlerin gerilemiş alanlarının yenileştirilerek kent yaşamına tekrar katılabilmesidir ikincisi de, o projelerin uygulanabileceği bölgelerde ortaya çıkan rantın oralarda yaşayan insanlara paylaştırılmasıdır.

Artık 80’li yıllarda olduğu gibi, yani Batıkent örneğinde olduğu gibi, Türkiye insanının konut gereksinmesinin karşılanması için kent dışına çıkarak orada yeni alanlar açma, kamulaştırma, satın alma, orayı planlama, orada talebi örgütleme ve o yolla yapılaşmaya gitme şeklinde özetleyebileceğimiz model bitmiştir. Daha doğrusu onun sınırına gelinmiştir. Bunun sürdürülmesi söz konusu değildir. Bunun yerine kentlerin gerilemiş alanlarının planlanarak orada bu gereksinmelerin karşılanması, oraların yenileştirilmesi, geliştirilmesi çok uygun bir çözüm olacaktır.

Dikmen Vadisi’nde bu sınanmıştır, başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Ankara’yı bilenler, Dikmen Vadisi’ni gözlerinin önüne getirerek bu dediklerimi daha kolay değerlendirebilirler. Türkiye’nin büyük kentleri bu tür projelerin uygulanacağı çok çeşitli alanlarla doludur. Örneğin, İstanbul’da Beylikdüzü’ne doğru ya da Esenyurt’a doğru gitmek yerine bu alanlar değerlendirilebilir. Ben 99 seçiminde, o zamanki partimiz meclis dışında kalınca Bilgi Üniversitesi’nde ders vermeye başladım. Haftanın bir günü gidiyordum ve beni havaalanından alıp Bilgi Üniversitesi’ne götürüyorlardı. Bilmeyenler için söyleyeyim, Şişli-Kuştepe’de Bilgi Üniversitesi’nin yeri. Havaalanından alıyorlar, tam nerelerden getirdiklerini tanımlayamam size ama, bir Kâğıthane Deresi’nden geçtiğimi biliyorum. Kâğıthane Deresi’nden geçip Şişli-Kuştepe’ye doğru çıkarken doğrusu orada, o Beylikdüzü’nde, Esenyurt’ta yeni yapılaşma yerine orayı ele almak, orayı yenileştirmek ve orada bu yapıları yapmak, o güzelliği orada insanlara paylaştırmak, o rantı insanlara paylaştırmak çok daha çekici olur diye düşünüyorum.

Sosyaldemokrat Halk Partisi yeni kentsel anlayışı çerçevesinde şu kurumları ayrıca önermektedir:

Başkanlar Kurulu: Türkiye’nin yasalarında, ne 3030’da, yani Büyükşehir Belediyesi Yasası’nda, ne de 1580 sayılı yasada böyle bir şey vardır. Büyükşehir belediye başkanlarıyla metropol belediye başkanları pek geçinemezler. Aynı partiden olsa da geçinemezler, farklı partiden olsa da pek geçinemezler. Bu bir gerçektir. Çünkü farklı çalışılmaktadır. Biraz önce size tanımlamış olduğum, üst meclisin getirdiği model orada maalesef işletilmemektedir. Bunun sağlanabilmesi için biz büyükşehir belediye başkanlığında her ay tüm belediye başkanlarının Başkanlar Kurulu adını verdiğimiz bir platformda bir araya gelip kentin yönetimiyle ilgili ortak kararlar almalarını, imzalamalarını ve bunu devreye sokmalarını öngörüyoruz. SHP’li belediye başkanlarının yurttaşlarına, hemşerilerine taahhüdü budur.

İkinci olarak, yurttaşlarımıza yeni bir kurul anlayışı içinde Proje Karar Kurulları adlı bir yeni yapılanmayı öneriyoruz. Bu çok önemli. Birkaç kelimeyle bunun üzerinde durmak istiyorum. Özellikle HABİTAT-2 toplantısından sonra “İstanbul ruhu” diye adlandırılan, 96 tarihinde, 96 Haziranında İstanbul’da yapılan toplantının ardından “yönetişim” diye bir kavram çok yaygınlaştırılmaya başlandı. Yani kamu kuruluşları uygulamaya girerken, uygulamalarından etkilenecek insanlarla birlikte karar almalı, uygulamayı birlikte yapmalı diye özetleyebileceğimiz bir anlayış, bir yaklaşım. Bu kent yönetimine katılım için yaşamsal derecede önem taşımaktadır.

Bir katılımcı belediyecilik lafı hepimizin ağzında vardır. Ama kimse bir yere katılmamaktadır. İnsanların bir yere katılabilmeleri için, belediye yönetimlerine katılabilmeleri için, il özel idarelerinin kararlarına katılabilmeleri için, merkezi yönetime katılabilmeleri için sonuçta bu katılım sürecinden bir yarar sağlamaları gerekmektedir. Yani somut bir şey olmalı, ya maddi ya manevi, bir şey elde edebilmeli ki insanlar katılabilsinler. Aksi takdirde katılmıyorlar, çok isteseniz de, insanlar çok isteseler de bir katılım ortaya çıkmıyor.

Şimdi çeşitli proje alanlarında, Proje Karar Kurulları çerçevesinde, metro gibi, raylı sistem gibi büyük projeleri bir yana bırakıyorum, kanalizasyon, su projesi gibi bütün kenti etkileyecek projeleri de bir yana bırakıyorum. Ama özellikle kentsel yenileme projelerinde, küçük sanayi sitelerinde, buna benzer girişimlerde pekâlâ o projenin toplumsal hinterlandında bulunan hemşeri kitlesiyle belediye bir Proje Karar Kurulu içinde, bir proje çatısı altında bir araya gelebilir, birlikte karar alabilir. İdari, mali, fiziki bir projenin yönetilmesiyle ilgili tüm anlayışları bu çerçevede değerlendirebilir. Bunu öneriyoruz, SHP’li belediye başkanları bunu taahhüt ediyorlar, bu yeni kentsel düzene geçiş çerçevesinde.

Üçüncü olarak, Kent Kurultayı adını verdiğimiz bir platformu sunuyoruz. Kent Kurultayı’nda hemşeriler, mensubu oldukları, üyesi oldukları sivil toplum örgütleri aracılığıyla, örneğin ARSİAD aracılığıyla olacağı gibi, tekil kimlikleriyle de belediyenin oluşturduğu bu platform içinde yer alabileceklerdir. Burada belediye başkanı, belediye meclisine sunacağı bütçeyi, o bütçe içindeki projeleri, o bütçe içindeki programları öncelikle Kent Kurultayı’nda sivil toplum örgütlerinin yönetici ve temsilcileriyle ve hemşerileriyle paylaşacaktır, tartışacaktır.

Bir başka önerimiz, merkezi yönetimin, Başbakan’ın başkanlığında topladığı Ekonomik ve Sosyal Konsey adlı yapılanmayı yerel yönetimlerde toplamaktır. Belediye başkanlarımız, işçi işveren örgütlerini, meslek odalarını, baroları, kentin iktisadi ve toplumsal yaşamını etkileyecek bütün kuruluşları belli aralıklarla toplayarak, kentinde iktisadi gelişmeyi sağlayacak, yoksulluğu yenecek, yoksulluğu ortadan kaldıracak, kültürel ve toplumsal gelişme sürecini devreye sokacak kararları alacaktır.

Artvinliler örgütlenmiş de bir kültür merkezi mi yapıyorlar, bunu önemsiyor mi bu Ekonomik ve Sosyal Konsey, bunu belediye meclisi önemsiyor mu, buna destek verilmeli. Eğer Bursa’da, diyelim ki 30 kişiye kadar istihdam yaratacak dükkânların, sitelerin, fabrikaların kurulması önemseniyor mu? O zaman Ekonomik ve Sosyal Konsey’in kararıyla Bursa belediyesi o yatırım için ya da o girişim için arsa verebilecek, suyun ücretini şu kadardan şu kadara indirecek, atıksuyla ilgili yine benzer teşvik edici kararlar alabilecektir. Ekonomik ve Sosyal Konsey, hem iktisadi, hem toplumsal, hem kültürel gelişmeyle ilgili kararlar alabilecektir.

Belediyelere önerdiğimiz bir başka yeni kurum denetim alanındadır. Kent Hakemliği’ni öneriyoruz  yeni kentsel düzende. Belediye ile hemşeriler yargıya gitmeden önce aralarındaki ihtilafı, belediyeler tarafından atanacak kent hakemleri aracılığıyla çözebilmelidirler. Belediye başkanı şu kadar sayıda kent hakemi önermelidir saygın hemşeriler arasından, belediye meclisi bunlardan birini seçmelidir, o kişi kent hakemi olarak göreve gelmelidir ve aralarındaki ihtilafları bu yolla çözebilmelidirler.

Bir başka denetim unsuru olarak da yeminli mali müşavirlerin belediyeleri denetlemelerini getiriyoruz. Bu çok mu önemli diye düşünebilirsiniz. Biz bunu çok önemsiyoruz. Şundan çok önemsiyoruz, SHP’li belediyeler, yeminli mali müşavirlerin denetim raporlarının sonuçlarını hemşerilerine ilan etmeyi taahhüt edeceklerdir. Efendim geliyorlar bizi denetliyorlar demekle yetinmeyeceğiz. Geliyorlar, bizi denetliyorlar, bu da sonucu! Yani belediyeye gelmeden, belediye başkanlığına gelmeden o yeminli mali müşavirlerin belediyenin işleyişiyle ilgili denetim sonuçlarını doğrudan hemşerilere sunmayı taahhüt edeceklerdir. Sonuç ne olacaksa onu kabul ederek, içine sindirerek. Bunu doğrudan hemşerilerin bilgisine sunacaktır. Bunu da son derecede önemsiyoruz.

Ayrıca eğitimde farklı bir işleyiş yaklaşımını getiriyoruz. Mutlaka uygulamamız gereken “e-belediye” var. Kriz konusunda bir yeni örgütlenme var. Yani bunu ağızdan çıkarıp eylemsel bir anlam ve içerik kazandırmak için yapılacak çalışmalar var, onların ayrıntılarına inmiyorum.

Biz belediyelerde, belediye meclis toplantılarını naklen hemşerilere sunmayı taahhüt ediyoruz. Radyolar aracılığıyla ya da yerel televizyon kanalları aracılığıyla. Tıpkı TRT-3’teki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin naklen yayını gibi. SHP’li belediyelerin yönetiminde bütün meclis toplantıları ya radyo aracılığıyla ya da televizyon aracılığıyla hemşerilere sunulacaktır. Böylelikle hemşeriler kimin neyi savunduğunu, yeşil alanların nasıl ticari alana dönüştüğünü, eğer dönüşüyorsa, ya da ne oluyorsa, hangi projeler tartışılıyorsa, hangi projelerle ilgili karar alınıyorsa bunu radyodan, arabasının başında ya da işyerinde ya da televizyondan, evinde, nerde izliyorsa izleyecektir.

Bunun belediyelerin saydamlaştırılması açısından yaşamsal derecede önemli olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca bütün ihalelerde yine bu sistem değerlendirilecektir, bütün projeler ilan edilecektir. Belediye başkanlığı yapmış ya da yapmakta olan arkadaşlarımız var aramızda. Ama hiç belediye bütçesine bakmak bahtsızlığına düşmüş sayın konuğumuz var mı bilmiyorum. Bir  projeyi merak edip acaba belediye bütçesine baksam da bu kaça çıkmış ya da ne öngörülmüş diye merak eden birisi varsa onun vay haline! Çünkü o doktor reçetesi gibi hiçbir şeyin anlaşılmadığı bir metindir. İstediğiniz kadar bakın, oradan bir şey çıkaramazsınız. Oradan bir şey anlayamazsınız. Ama belediye saydamlaştıkça, belediyenin etkinlikleri yurttaşlara, hemşerilere sunuldukça bunlar da anlaşılacaktır.

Son olarak bu bağlamda bir iki şey söyleyeceğim. SHP’nin başkan adayları tıpkı SHP’nin kurucularının olduğu gibi kendilerinin ve eşlerinin mal varlıklarını daha başlangıçta, aday olduklarında internet sitesi aracılığıyla hemşerilerine sunacaklardır. Böylelikle hemşerileri de zaman içinde onların mal varlığında ortaya çıkan değişiklikleri izleme olanağı bulacaktır. Yani diyelim ki çocuğuna sünnet düğünü yaptı ve şu kadar kilo altın geldi, bazı siyasetçilerimizde olduğu gibi, kaç kilo altın geldiyse onu orada izleme olanağı bulacaktır insanlarımız.

18 Nisan 2003 tarihinde Ankara’da ve 61 ilimizde yurttaşlarımızın, hemşerilerimizin değerlendirmesine sunduğumuz Yeni Kentsel Düzene Geçiş adlı proje metninin çok önemli unsurlarından biri de İstanbul’un yönetimidir. Bizim şöyle bir iddiamız var: İstanbul yönetilmeden Türkiye yönetilemez. Bizim mutlaka İstanbul’u yöneteceğimiz bir yönetim modelini ortaya koymamız gerekmektedir. Bu yapıyla İstanbul’da ne kapkaççılık olayı biter ne de 2B olayı biter. İstanbul’da yeni bir yapının, yeni bir idari yapının nasıl olması gerektiğini biz burada özetle dile getirdik. Hiç olmazsa şunu söyleyeyim: Anayasamızın öngördüğü bir çerçevede (anayasamızın buna olanak sağladığını düşünüyoruz), İstanbul Valiliği’ni, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni ve İstanbul metropol belediyeleri kaldırıyoruz, yerine Türkiye Cumhuriyeti İstanbul Başkanlığı adıyla bir yapıyı, yeni bir tüzel kişiliği öneriyoruz.

Bunun semt belediyeleri olabilecektir. Yine yürütme kurulu ya da klasik adıyla encümen olacaktır. Birinci seçimde oyların yüzde 50’sini almışsa seçilen, birinci seçimde oyların yüzde 50’sini alamamışsa en çok oy alan üç adayla birlikte ikinci seçime giden ve orada en çok oy alarak seçilen bir başkanı olacaktır. İkili bir meclis yapısı olacaktır. Meclisin uluslararası sermaye piyasalarında İstanbul Başkanı’na borçlanma yetkisi vermesi söz konusu olacaktır. Meclisin buçuklandırma yöntemiyle kimi kalemlere ek vergi yükleme yetkisi de olabilecektir. Bu yetki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ortaya koyduğu sınırlar çerçevesinde kullanılacaktır. Diyelim ki şu kalem üzerinden Türkiye Devleti yüzde 10 vergi alıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi bize göre bütün belediyeler için, ama İstanbul için söylüyorum şimdi, İstanbul için bu yüzde 10’un üzerine diyelim ki yüzde 3 daha ya da yüzde 5 daha ekleme yetkisini verecektir ve belediye meclisleri bu yetkiyi kullanabileceklerdir.

Diyelim ki bir kalem Türkiye genelinde yüzde 10 vergiye tabidir, ama Bursa’da yüzde 11’dir de, yani Bursa Büyükşehir Belediye Meclisi yüzde 1 koymuştur da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bilmem hangi projesinin finansmanı için yüzde 5’e kadar üst sınırın tümünü kullanmıştır yüzde 5’lik bir eklemede daha bulunmuştur. Çok ana hatlarıyla İstanbul yapılanmasını böyle düşünüyorum. Bunun ayrıntısına inmeyeceğim, bunu burada kapıyorum.

Son olarak iki şeyi söyleyeceğim. Bu Yeni Kentsel Düzene Geçiş’le doğrudan ilgili değil ama bizim belediyelerimizin 18 Nisan 2004 tarihinde yapılacak seçimler için hemşerilerine sunacakları taahhüt olarak söylüyorum Ben daha çok hızlı metro yaparım, ya da ben kişi başına düşen yeşil alanı daha çok yaparım şeklindeki iddialar yerine ya da onların yanı sıra,  biz iki yeni unsuru daha gündeme getiriyoruz.

Bunlardan birincisi Avrupa Birliği unsurudur. 7. Uyum Paketi bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde sanırım görüşülmekte. 7. Uyum Paketi’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçmemesi için hiçbir neden yok. Çünkü AKP de CHP de komisyonda mutabakata vardılar. Dolayısıyla bu paket çıkacak. Bu paketin çıkmasıyla birlikte Türkiye, en azından kâğıt üzerinde Kopenhag ölçütlerini yerine getirmiş olacak. Yani bundan sonra, Türkiye yapması gerekenin en üstünü yapmış olacaktır. Uygulamayı bir yana bırakıyorum. Uygulama konusundaki kuşkuları değerlendirmeniz için bugün Sayın Yalçın Doğan’ın Hürriyet gazetesindeki sütununda Habur sınır kapısıyla ilgili değerlendirmesini, yazısını okumanızı öneriyorum. Uygulama işin bir yanı. Ama kâğıt üzerinde Türkiye bunu tamamlamış olacaktır.

2004 Aralığında Avrupa Birliği’nin doruk toplantısı yapılacak ve çok büyük bir olasılıkla Türkiye’ye takvim verilecek. 2005 yılının ilk yarısında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında müzakereler başlayacak, üyelik müzakereleri başlayacak. Ne kadar sürer? Verhaugen ilk defa bizimle ilgili hayırlı bir laf etti. Altı yıl mı sürer, yedi yıl mı sürer, tam olarak bilmiyorum. Ama diyelim ki 2011, altı yılsa. 95’te başladı ve 2011’de tamamlandı. Avrupa Birliği’ni müzakere etmek demek masanın üzerine 31 tane dosya koymak demek. Birçoğumuz, çoğumuz Avrupa Birliği’ni hep insan hakları ve demokratikleşme kapsamında düşünüyoruz, tartışıyoruz ya da bazen daha ileri gidip egemenlik, ulusal onur, vs gibi unsurları da buna ekliyoruz. Tabii bütün bunlar var da, Avrupa Birliği’nin bir de bütün bunların dışında şu 31 dosyanın değişik yerlerine serpiştirilmiş son derecede yaşamsal konuları var. Örneğin kentsel standartlar gibi, örneğin mekân kullanımı gibi, örneğin çevre sorunları, çevre parametreleri gibi. Biraz önce de söyledim, Allah aşkına o Karadeniz kıyı yolunu hangi çevre anlayışına sokup da Avrupa Birliği’ne işte bu iyidir diyeceksin! Avrupa Birliği parametrelerine denk düşüyor diyeceksin.

SHP olarak özellikle büyükşehir belediyerinin ve büyükşehir belediyesi sınırları içindeki metropol belediyerin, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde merkezi yönetimin herhangi bir bakanlığına göre çok daha büyük bir rol üstleneceklerini, çok daha büyük bir sorumluluk taşıyacaklarını düşünüyoruz. Onun için büyükşehir belediyelerine ve oradaki metropol belediyelere özel görev düştüğünü düşünüyoruz. 2004 Mayısında seçilecekler, 5 yıllığına seçililiyorlar. Belediyelerde Millet Meclisi’nde olduğu gibi 3,5 yılda seçime gitme yok, 3 yılda bir seçim yok. 5 yılsa 5 yıl. 2004’te gelecek, 2009’a kadar. Çok önemli bir şey, o altı yıllık müzakere sürecinin 4 yılı, 5 yılı, hiç olmazsa 4 yılı karşılanmış olacak. O nedenle biz Avrupa Birliği normları konusunda büyükşehir belediye adaylarının yeni sorumluluklar üstlenmeleri gerektiği düşüncesindeyiz, bunu öneriyoruz.

Son olarak da yoksulluk konusunu çok özel, çok yaşamsal, çok temel bir proje konusu olarak programımıza alıyoruz. Sosyaldemokrat Halk Partisi, “Yoksulluğu Yenmek İçin Acil Plan” adlı bir projeyi beş altı ay önce hazırladı, Türkiye’nin bilgisine sundu. Bu Türkiye genelinde bir düzenlemeydi, bir çözümlemeydi ve çözüldü. Şimdi bunu büyük kentlere taşıyacağız. Türkiye, yoksulluğu yenmeden, özellikle büyük kentlerdeki yoksulluğu yenmeden demokratik-laik düzenini koruyamaz. Büyük kentlerdeki yoksulluk yenilmeden Türkiye gittikçe toplumsal bütünlüğünü sağlamada çok ciddi olarak zorlanır. Çocuk Esirgeme Genel Kurumu’nun ya da Fak Fuk Fon’un yönetiminin yapacağı iş değildir bu. Bunu belediyeler yapar. Öncelikle belediyeler yapma durumundadır. Biz burada, kentlerde, her mahallede Köy Enstitülerini, Halkevlerini dikkate alarak tasarımladığımız toplum merkezleri aracılığıyla ana projede ortaya koyduğumuz çözümleri somutlaştırmak ve o yolla yoksul hemşerilerimizin sorunlarının nasıl çözüleceğini projelendirmek istiyoruz, somutlaştırmak istiyoruz. Amacımız, insanlarımızı günde 2 dolar gelir ve 2450 kalorilik tüketim düzeyinin üzerine taşımaktır. Taahhüt edeceğiz, bununla ilgili proje önerilerimizi sunacağız.

Bursa İl Başkanım bugün bana çok coşku veren hazırlığından bahsetti. Özellikle istihdama dönük olarak. Türkiye’de çok değişik girişimler sergileniyor. AKP yönetimi bizim ta baştan beri savunduğumuz mikro kredi ile ilgili bir proje çalışmasını başlattı. Siirt’te ve Diyarbakır’da, iki yerde, özellikle kadınlara dönük bir kredi, mikro kredi sistemi işletilmekte. İzmit’te, yine orada yaşayan ev kadını yurttaşlarımızın kurduğu bir gelir kooperatifi uygulaması var. Son derecede ilginç, bence son derece başarılı. Somut olarak, büyük kentlerde yoksulluğun yenilmesine dönük girişimlerimizi projelendirerek taahhüt etmeyi öngörmekteyiz. Öngördüğümüz başka şeyler var ama onlara girmeksizin konuşmamı burada noktalıyorum. Hepinize ilginiz nedeniyle teşekkür ediyorum, saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.

* ARSİAD: Artvinli Sanayici, İşadamları,Yönetici ve Serbest Meslek Mensupları Derneği.

Yayınlara dönmek için tıklayınız