SHP İlk adım kurultayı açılış konuşması
Sayın Divan Başkanı,
Başkanlık Divanının Sayın Üyeleri,
Çok Sevgili Kurucu Arkadaşlarım,
Bu büyük sorumluluğu birlikte paylaştığım dostlarım,
Sayın Yüksek Disiplin Kurulu Üyeleri,
Sayın Genel Sekreterimiz,
Sayın MYK Üyeleri,
Sevgili Parti Temsilcilerimiz,
Sayın Konuklarımız,
Değerli Basın mensupları hepinizi selamlıyorum, hepinize içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Sosyaldemokrat Halk Partisinin 1. Olağan Kurultayına hoş geldiniz diyorum.
İlk Kurultayımızda bizi yalnız bırakmayan ÖDP Genel Başkanına, İşçi Partisinin Genel Sekreterine, Hadep’inGenel Başkan Yardımcısına, eski Genel Başkanlarımızdan sayın Cezmi Kartay’a, eski Bakanlarımızdan Sayın Şerafettin Elçi’ye, Hak İş Genel Başkanına, Kesk Genel Başkanına , Alevi Bektaşi Dernekleri Genel Başkanına, Pir Sultan Abdal Genel Başkanına, Eczacılar Odası Genel Başkanına, Tunceliler Derneği Genel Başkanına, 78’liler Vakfı Genel Başkanına, Türkiye-Koop Genel Başkanına en içten şükranlarımı sunuyorum. Aynı şekilde bu Kurultayımızda Kurucularımıza, kurucu olmasalar bile kuruluşumuzda bize yardımcı olanlara, Genel Sekreterimize, YDK üyelerine,MYK üyelerine, İl Başkanlarımıza, İlçe Başkanlarımıza ve binlerce SHP üyesine ve başta SHP genel merkezi olmak üzere, örgütlerimizde bize katkıda bulunan çalışanlarımızaSHP’nin kurucu Genel Başkanı olarak şükranlarımı sunuyorum, kendilerine sağlık, esenlik, mutluluk dileklerimi arz ediyorum..
İki gün önce kurucu MYK son toplantısını yaptı. MYK üyelerimizden Sayın Özgül Beyazıt Kıvanç bu ilk Kurultayımıza ve bundan sonraki kurultaylarımıza bir ad vermemiz gerektiğini söyledi. Onun üzerine düşündüm: bu Kurultayımızın adı ne olmalı? Önce aklıma doğuş, kuruluş, başlangıç gibi sözcükler geldi. Ama 24 mayıs tarihinde resmen, 25 mayıs tarihinde de Atamızı ve Paşamızı ziyaret ettikten sonra manen kurulmuş olduğumuz için Kurultayımıza doğuş yada kuruluşadının verilmesinin uygun olmayacağını düşündüm. Eğer sizlerde uygun görürseniz,Kurultayımızın adının İlk Adım Kurultayı olmasını öneriyorum. Bu bizim ilk adımımız. Yine uygun görürseniz bundan sonra yerel yönetim seçimlerinin bir buçuk yıl sonra, SHP’nin İkinci olağan kurultayının da iki yıl sonra yapılacağını göz önünde tutarak ikinci Kurultayımıza yerel yönetimlerde iktidar kurultayı denmesini istiyorum. Ondan sonraki Kurultayımızın adı da merkezi yönetimde iktidar Kurultayı, hükümet kurultayı olacaktır.
Sayın konuklar,
Farklı bir kurultay izliyorsunuz. Kurultayımız öncekilerden, daha önce üyesi olduğumuz partilerinkinden çok farklı. Biraz önce Batıkent Çocuk Korosunu dinlediniz. Kendilerine teşekkür ediyoruz. Kurultayımız latin müziği ile başlamadı, Anadolu ezgileriyle başladı… Ayrıcabu salonda SHP Genel Başkanının resmi de yok. SHP Genel Başkanının resmi asılmış değil. Salonda yalnızca sevgili önderimizin resmi var. Sevgili önderimizin resmi varken bir başkasının resmini asmaya gereksinim duymuyoruz.. Bundan sonra da böyle olacak…Sizlere bukurultayın farklılıklarını söylüyordum. Eskiden olduğu gibi biraz sonra Divan Başkanı, genel başkanlık için adaylığını koymak isteyenler diye bir çağrıda bulunmayacak. Aynı şekilde Divan Başkanımız, parti meclisi için adaylığını koymak isteyenler diye bir çağrıda da bulunmayacak. SHP Tüzüğüne göre artık onlar önceden belirleniyor. İl başkan adayları, ilçe başkan adayları, genel başkan adayları önceden belirleniyor, aynı biçimde Parti Meclisine adaylığını koyacak arkadaşlarımızın da Genel Merkezimize önceden başvuru yapması gerekiyor. Tüzüğümüze göre süre bir hafta. Bir hafta önceden başvuru yapılması gerekiyor. Ama bu Kurultayın özelliği nedeniyle, Tüzüğümüzün geçici birinci maddesinin MYK’ ya verdiği yetkiye dayanarak süreyi uzattık. Bu gün, biraz önce Divan Başkanımız söyledi, genel başkanın yanı sıra Parti Meclisi için de seçim yapılacak. Adaylıklarını koyacak arkadaşlarımız, çarşamba gününe kadar başvurmak durumundaydılar. Başvurulartamamlandı. Bilmiyorum konuklarımızın da elinde var mı ama, mutlaka temsilcilerimizin elinde bulunması gerekiyor, adaylarımızın kimliklerini, resimlerini içiren bir kitapçık dağıtıldı. Artık bu Kurultayda aday çığırtkanlığı olmayacak. Artık bu Kurultayda listelerinsabahlara kadar matbaaya gitmesi, orada basılması beklenmeyecek. Listeler hazır. Adaylarımızın kimlikleri, katılan arkadaşlarımıza sunulmuş durumda. Neden bunu böyle yaptık?Neden il başkanını, ilçe başkanını, genel başkan adayını önceden belirliyoruz?Neden parti meclisi için aday olan arkadaşlarımızı önceden belirliyoruz? Çünkü SHP Tüzüğü, SHP’nin bu en yüksek platformunda hizip kavgası olmaması için tasarımlanmıştır. Çünkü SHP Tüzüğü, SHP temsilcilerinin, burada liste mücadelelerinin, hizip kavgalarının bir parçası olmaları yerine, onların SHP’nin geleceği konusunda katkı yapmalarını sağlamak amacıyla hazırlanmıştır. O nedenle bu düzenleme yapılmıştır. Ben, bu gün burada, çok sayıda temsilcimizin konuşma yapmalarını istiyorum. Bu İlk Adım Kurultayının bir yeniliği olmalıdır. Eski kurultaylarımızda en çok 7-8 kişi konuşurdu. İki günlük kurultaylarda bile en çok bu sayıya çıkılıyordu. Bu artık farklı olmalı. İlk Adım Kurultayında temsilcilerimizin de artık ilk adımlarını atmalarını istiyorum. Divan Başkanımız, Divan, ne kadar uygun görür bilmiyorum ama kısa konuşarak, az konuşarak, ama düşüncelerimizi, gözlemlerimizi özlemlerimizi dile getirerek, çok sayıda temsilcimiz burada konuşmalıdır.
Kardeş partilerin temsilcileri var. Çok değerli arkadaşlarım, ÖDP Genel Başkanı burada, İşçi Partisinin Genel Sekreteri burada ve konuşmamın başında söylediğim öteki konuklarımız burada… Onların da burada olmalarını dikkate alarak söylüyorum.SHP kurultayları bundan böyle, sol düşünceye katkının yapıldığı platformlar olarak değerlendirilmelidir. Sosyalist Enternasyonale üyelik için başvurduk. Sosyalist Enternasyonale katılan partiler orada dünya sosyalist hareketinin gelişmesi için, güçlenmesi için, iktidara taşınması için gözlemlerini dile getirirler. Çeşitli siyasal çözümlemelerini ortaya koyarlar. SHP Kurultayları da, bundan sonra Türkiye solu için,Sosyalist Enternasyonalin dünya soluna verdiği hizmete benzer bir hizmeti vermelidir. İl başkanlarımızdan, temsilcilerimizden, bu Kurultayımızda sol düşünceye katkı doğrultusunda önerilerde bulunmalarını bekliyoruz.
Bu yeniliklerle dolu bir Kurultay belki çok heyecan verici görülmeyebilir. Hatta il, ilçe kongrelerimiz için de çok heyecan verici olmadığı söylenmişti.MYK üyemiz, genel sekreter yardımcımız Cafer YÜKSEL MYK toplantılarının birinde canım iyi de eskiden bildiğimiz o heyecanlı, günleriyaşayamıyoruz, bu işin biraz heyecanı kaçtı demişti. O yönüyle bu işin heyecanı kaçtı ama önümüzde yeni bir coşku kapısı var. Coşkunuzu liste mücadeleleri için değil, Türkiye’nin sorunlarının çözümü için, SHP’nin geleceğine doğrultu çizmeniz için kullanmanızı istiyorum. Artık buralarda heyecan bulacağız. Yeni coşku alanlarımız buralar olacak.
Sosyaldemokrat Halk Partisinin Tüzüğü açıklığa, saydamlığa, özgüvene ve özdenetime dayanmaktadır. SHP’nin yöneticilerinin tümünün, MDK üyelerinin, kurucularının mal varlıkları SHP sitesinde kamuya açıktır. SHP yöneticilerinin, kendi konumlarını göstermek için gizli zarflara, noterlere, kayyumlara gereksinimi yoktur. Kamuoyunun temiz siyaseti çok önemsediğini biliyorum. Bazı gazetelerin de seçime giderken bu konuya özel yer verdiğini mutlulukla gözlüyorum. O nedenle tekrar etmek istiyorum:SHPyöneticilerinin mal varlıkları kamuya açıktır, kamunun bilgisine sunulmuştur. Kendi adıma ve eşimin adına söylemek istiyorum. Benim ve eşim Neşe Karayalçın’ın, mal varlığımız SHP sitesinde yer almaktadır. Meraklı olanlar için, kullanmayıdüşünenler için sitenin adresini de vermek istiyorum: www.shp.org.tr. Bunu dedikten sonraburada, huzurunuzda, basın mensuplarının önünde bütün partilerin genel başkanlarına çağrıda bulunuyorum. Seçime girsinler yada girmesinler, hiç bir uyarı gelmeden, Yargıtay Başsavcılığı yazısıalmadan mal varlıklarını açıklasınlar. Malları nerede? Hisseleri ne kadar? Kaç kilo altınları var? Çocuklarınınsünnet düğününe kaç kilo altın gelmiş? Bunu yapmadan, bu açıklamada bulunmadan seçime giremezler. Halkımız bu seçimi onlara helal etmez..
Değerli arkadaşlarım,
Dün Ankara il başkanı söyledi. Hesaplamış, kuruluşumuzdan 128 gün sonra, bu gün 128. gün, Kurultaya gidiyoruz. Dört ay,dört gün yapıyor. Dört ay, dört gün içinde Sosyaldemokrat Halk Partisi 68 ilde, 268 ilçede örgütlendi. Bu gün itibariyle Sosyaldemokrat Halk Partisinin 10600 üyesi bulunmaktadır. Birinci Kurultayımızda büyük birgüvenle, büyük bir coşkuyla, kıvançlaSosyaldemokrat Halk Partisinin henüz işleyiş itibarıyla olmasa bile, Tüzüğü itibarıyla, Programı itibarıyla Türkiye’nin en iyi partisi olduğunu göğsümü gere gere söyleyebilirim.İşleyiş itibarıyla da Türkiye’nin en iyi partisi olabilmemiz için yalnızca eğitim çalışmalarına gereksinme duyuyoruz. Gerçi Tüzüğümüzün işleyişi bizi hiç kuşkusuz yeni siyaset yapmaanlayışı doğrultusunda yeni aşamalara taşıyacaktır. Ama eğitim yapmadan yeni siyaset yapma biçimini yeterince algılayabileceğimizi, içimize sindirebileceğimizisanmıyorum. Daha önce kurucularımıza söylemiştim. Burada tekrar etmek istiyorum. Bir iklim ortamından bir başka iklim ortamına gidilmesi, bir aşamadan bir üst aşamaya geçilmesi ve bir değişim sürecinin algılanarak yaşanması çok güçtür. İnsan içinde bulunduğu değişim sürecini yeterince algılayamıyor. Daha sonra bunu fark ediyor. İçinde bulunduğumuzbu değişim sürecinin, geliştirmeye çalıştığımız bu yeni siyaset yapma biçiminin algılanabilmesi için ve bundan yeterince ürün alınabilmesi için, Kurultayımızdan hemen sonraeğitim çalışmalarına hızla başlamamız gerekmektedir.
SHP’lilerin çok büyük bir bölümü ilk SHP den gelmektedir. Eski SHP demiyorum. Bilmiyorum Asude Şenol arkadaşım burada mı?Bir görüşmemizde ağzımdan eski SHP lafı çıkmıştı, ona itiraz etmişti. Eski SHP dememem, İlk SHP demem gerektiğini söylemişti. Onun düzeltmiş olduğu şekliyle söylüyorum. Bizler önceden yaptığımız yanlışlıklardan, yaşadığımız olumsuzluklardan ders çıkartarak, yeni SHP’yi kurduk. Yeni SHP’nin birinci Kurultayında, ilk SHP’nin tüzel kişiliğini, yöneticilerini, üyelerini, en içten sevgilerimle, en sıcak duygularımla selamlıyorum. Amacım eski defterleri açmak değil. Eskifaturalarıdökmeyi de düşünmüyorum. Ama ilk SHP’nin bir siyasi soykırıma uğratılmış olduğunu da burada ifade etmek istiyorum. Bu benim görevim. Türkiye’nin, Türkiye solunun en toplumsallaşmış partisi olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti,eğer, kendi üyelerinin de katkısıyla bir siyasal soykırıma uğratılmışsa bu, ilk SHP nin savunma mekanizmalarının olmamasından, iç bütünlüğünün bulunmamasından kaynaklanmıştır. Her halde yeni SHP’liler olarak geçmişten çıkartmamız gereken en önemli ders bu olmalıdır .yeniSHP de hizip yoktur, Yeni SHP de bütünlük vardır, Yeni SHP de kardeşlik vardır.yeni SHP de dayanışma vardır, Yeni SHP de birbirine sahip çıkma vardır.
SHP den yalnızca ödenmesi gereken bir vicdan borcu nedeniyle bahsetmiş değilim. Bu günlerde Türkiye siyasetinde öne çıkan, Türkiye’nin toplumsal yaşamında ortaya çıkan gelişmeleri dikkate alarak da, ilk SHP’nin burada hakkını teslim etmek düşüncesiyleilk SHP den bahsetmek ihtiyacını duydum.
Kamu çalışanları geçenlerde , kendilerini pek tatmin etmese bile, Devlet yöneticileriyle bir araya geldiler ve Türkiye tarihinde ilk kez, iki Konfederasyon olarak kamu yönetimiyle toplu görüşme masasına oturdular. Bu 2001 yılında geçen4688 sayılı Yasaya dayalı olarak sağlanan bir gelişme olmuştur ve bu gelişmenin temelinde, ilk SHP’nin, 28 kasın 1993 tarihindeHükümetten geçirerek TBMM’ne sunduğu yasa taslağı bulunmaktadır. Hemen hemen o Yasa taslağındane ön görülmüşse o sağlanmıştır. Aramızda eski Çalışma Bakanlarımız var. Onlar da bunu teyit edeceklerdir. Bundan yedi yıl önce Sosyaldemokrat Halkçı Partinin taslağı kabul edilmiş olsaydı, yedi yıl sonra o taslağa oy verenlerin önemli bir bölümü 1994 de Türkiye Büyük Millet Meclisindeydi, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde gerçek anlamıyla bir lokomotif görevini görecek olan kamu çalışanları bu işlevlerini o tarihte başlatmış olabilirlerdi. Yedi yıl boşa geçmiştir. Bir başka örneğe daha değinmek istiyorum. Bu yıl Ağustos ayında Disk’in,Hak-iş’in, Türk-iş’in katkılarıyla TBMM’den İş Güvencesi Yasası geçti. İşçi sendikaları, İş Güvencesi Yasasını devrim niteliğinde bulduklarını, gördüklerini belirttiler. Bunun temelinde de,Sosyaldemokrat Halkçı Partinin Çalışma Bakanlarının, Türkiye’ye kazandırdığı 158 sayılı İLO sözleşmesi bulunmaktadır. O’na dayalı olarak Çalışma Bakanlarımızın hazırladıkları tasarı, o tarihte kabul edilmiş olsaydı, devrimci nitelikte görünen iş güvencesi düzenlemesi bundan yedi yıl önce yürürlüğe girmiş olacaktı. Aslında devrimi biz yaptık, ama devrimin sesi başkasından çıktı, Türkiye bir yedi yılını kaybetti. Yine kurucularımıza söylemiştim, burada temsilcilerimize de ifade etmek istiyorum. Bir kaç hafta önce ulus olarak çok coşkuyla karşıladığımız Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının temeli Sayın Cumhurbaşkanımız ve öteki ilgili Cumhurbaşkanlarının katılımı ile atıldı. Temel atma töreninden sonra Türkiyede gazeteler, TV kanalları, rahmetli Özal’dan başlayarak çok sayıda eski başbakana teşekkürlerini dile getirdiler, gazeteciler olarak birbirlerini kutladılar. Hiç itirazım yok. Ama ben burada, sizin huzurunuzda, 5 ocak 1995 tarihinde SHP’li Dışişleri Bakanının Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının kesinleşmiş olduğunu Türkiye’ye duyurduğunu anımsatmak istiyorum ve SHP’de görev yapmış tüm Dışişleri Bakanlarına şükranlarımı sunuyorum.
Amaasıl önemlisi, bunların dışında, burada anımsatmam gereken önemli gelişme 3 ağustos tarihinde TBMM kabul etmiş olduğu uyum yasaları ile ilgilidir. Uyum Yasaları çerçevesinde TBMM, 3 ağustosta, sabaha karşı, Kürtçe yayın konusunu, Kürtçe’nin öğrenilmesi konusunu, idamın kaldırılmasını karara bağladı. Sosyaldemokrat Halkçı Parti, 3 nisan 1993 tarihli Program Kurultayında, öncelikli hedefler bildirgesiyle, devletin tekliği, ulusun tümlüğü, yurdun bölünmez bütünlüğü anlayışı içinde, 3 ağustos 2002 tarihinde TBMM’de ne kabul edilmişse, onları zaten karara bağlanmıştı. Sosyaldemokrat Halkçı Parti bundan dokuz yıl önce bunları söylemişti. Eğer SHP’nin önerisi,9 yıl önce , kabul edilmiş olsaydı, yasalaşmış olsaydı belki binlerce insanımız ölmeyecekti. Türkiye milyarlarca dolarlık harcamayı yapmak zorunda kalmayacaktı. Burada DSP’ye ANAP’a DYP’ye, FP’ne, MHP’ye o tarihte SHP’yi utanmadan sıkılmadan suçlayanlara soruyorum: 9 yıldır neredeydiniz? Bunun hesabını nasıl vereceksiniz? Niye biz deyince anlamıyorsunuz da Avrupadeyince anlıyorsunuz? Yanifarklı bir dilden mi konuşmak lazım size? Türkçe söyleyince anlamıyor musunuz? 9 yıl önce dedik, dikkate almadınız. Avrupa dedi hemen dikkate aldınız. Bu Hükümet böyle… Avrupa ne diyorsa, IMF ne diyorsa, Dünya Bankası ne diyorsa öncelikle dikkate alıyor, ivedilikle yerine getiriyor. Bunlar SHP’den özür dilerler mi dilemezler mi onu bilmiyorum ama Sayın Başbakanının ve bir önceki DSP’li Adalet BakanınınMHP tarafındansavcılığa Apo’ya yardım ve yataklık ettikleri gerekçesiyle ihbar edilmiş olduklarını anımsayarak, bir vicdan muhasebesi yaptıklarını umuyorum.
Bir de SHP’yi kapattıranlar var. Onlar şimdi ya hüsran içinde ya istiskal karşısında yada muhtemelen solda bir yerdeler. Ben en çok onların SHP’den özür dilemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Sevgili Kurultay Temsilcileri,
Sizlere ilk SHP’nin güncel olaylarla bağlantılı olan kimi çalışmalarını burada anımsattım. İlk SHP’nin son Genel Başkanı olarak SHP’nin Türkiye’nin pusulası olduğunu söylemiştim. İkinci SHP’nin ilk Genel Başkanı olarak ta aynı sözü söylüyorum: SHP Türkiye’nin pusulasıdır. Başkalarının dokuz yıl sonra yaptığını, biz dokuz yıl önce söylemiş isek, biz pusula değiliz de neyiz, allahaşkına?
Sayın Kurultay temsilcileri,
Sayın konuklar,
TBMM’nin erken seçim kararından sonra, Temmuz ayının son haftasından onbir Eylül tarihe kadar MYK olarak çok yoğun bir çalışmanın içine girdik. MYK üyelerimize, katkıda bulunan kurucu üyelerimize bu dönem içinde göstermiş oldukları uyum ve dayanışma nedeniyle huzurlarınızda şükranlarımı sunuyorum. Gerçekten bir bütünlük içerisinde başarılı bir çalışma sergilendi. Bir yandan Sosyaldemokrat Halk Partisininseçimlere katılabilmesini, öte yandan da solpartilerin bir seçim ittifakı gerçekleştirmelerini sağlamak amacıyla çalışma yürütüldü. Bilindiği gibi, Sosyaldemokrat Halk Partisi, Siyasi Partiler Yasasının 36. Maddesi nedeniyle, 3 Kasım tarihinde yapılacak erken genel seçime girememektedir. Bir, altı ay koşulu bulunmaktadır. Maalesef SHP 24 Mayıs tarihinde kurulduğundan bu gerekçeyle seçime giremiyor. Bunun çok büyük bir yanlışlık, çok büyük bir haksızlık olduğunu bir kez daha burada ifade etmek istiyorum. Bu yanlışlığın, bu haksızlığın telafi edilmesi amacıyla Temmuz ayının son günlerinden itibaren, başta Sayın Başbakan olmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilen partilerin Genel Başkanlarıyla görüşmelerde bulundum. Sayın Başbakana, DSP’nin Sayın Genel Başkanına,Saadet Partisinin Sayın Genel Başkanına, Anavatan Partisinin Sayın Genel Başkanına, Doğru Yol Partisinin Sayın Genel Başkanına buarayışımız içinde bize gösterdikleri ilgi nedeniyle teşekkür ediyorum. Ancak maalesef bunun sonuçlanması olanaklı olamadı. Meclis gündemi farklı belirlendi ya da meclis gündemine girmiş olsa bile sıra ona gelmedi, Komisyondan çıkmadı gibi gerekçelerle Siyasi Partiler Yasasının 36. Maddesinin değiştirilmesi sağlanamadı. SHP olarak seçime giremedik.
Öte yandan, bütün Türkiye’nin, özellikle Türkiye solunun adeta nefesini tutarak izlediği sol partiler arasındaki ittifak çalışmalarını bu süre içinde büyük bir kararlılıkla yürüttük, götürdük. Önce geniş bir ittifakın sağlanmasını öngören projeyi hazırlayıp, sunduk. İtalyan solunun 1996 yılındaki uygulamasını esas alan bu projemiz, yani çatı modeli Türkiyede beğeni ile karşılandı. CHP’nin, Demokratik Sol Partinin ve YTP’nin ittifaktan yana olmamaları,iltihak’ ı tercih etmeleri nedeniyle bu gerçekleşmedi. İttifak istiyorduk, iltihakı asla aklımızın köşesinden geçirmiyorduk. Ama sonuçta iş, kimileri için iltica noktasına kadar geldi. İlticacıların adını vermeyi düşünmüyordum. Ama alkışlardan temsilcilerimizin ilticacıların kimler olduğunu bildiklerini anlıyorum. Bireysel bir beklenti, değerlendirme içinde bulunmadık. Bütün bu görüşmeler sırasında, ÖDP’nin de, Hadep’in de bizimle o ittifak anlayışı içerisinde yer almalarını talep eden bir tavrı koruduk. Onun olmayacağının ortaya çıkmasının ardından da, bu kez ÖDP ve Hadep ile ittifak çalışmalarını yürütmeye koyulduk. Ayrıca İşçi Parti ile görüşmelerde bulunduk. Ama sonuç alınamadı. Hiç kimseyi suçlamak istemiyorum. Bunu doğru bulmuyorum.Ama sayın temsilcilerimize şunu açıklıkla söylemek istiyorum: ittifakın olmamasının nedeni SHP değildir.
Bir başka önemli gözlemimi daha sizinle paylaşmak istiyorum. Bunu güçlü bir iddia olarak söylediğimi de kabul edebilirsiniz. Eğer SHP seçime girebilseydi, bana göre bu ittifak mutlaka olurdu. İttifakın olmamasının nedenlerinden birisi de SHP’nin seçimlere giremeyecek olmasıdır. Ben SHP’yi kavramsal olarak ittifaka en hazırlıklı parti olarak görüyorum.
Sayın konuklar,
Türkiye tarihinin en olumsuz seçimine doğru göz göre göre gitmektedir. Karşılaşılacak olumsuzluklar biline biline,Türkiye adeta sürüklenerek bir seçime götürülüyor. Dün bir gazetemizde, seçime katılacak milletvekili adaylarının dörtte birinin, yani yüzde yirmi beşinin sabıkalı olduğuna ilişkin bir haber okudum. Aslında onların sabıka oranı önemli değil. Bu seçimin yüzde yüzü sabıkalı olacaktır. Yüzde yüz sabıkalı bir seçime gitmekteyiz. Başbakan Sayın Ecevit çok açık bir biçimde, değişik söyleşilerinde Türkiye’ninseçim barajını yüzde ondan yüzde beşe çekmesi gerektiğini söylüyor. Bunu hep birlikte duyuyoruz. AKP Genel Başkanı Sayın Recep Tayip Erdoğan, bir tv söyleşisinde, eğer AKP, çok büyük bir çoğunluğu alırsaseçimi yenileriz ifadesini kullanıyor. CHP Genel Başkanı Sayın Baykal da, eğer oyların yaklaşıkyüzde ellisi TBMM ye yansımaz ise bunun kabul edilemeyeceğini dile getiriyor. Ben bu üç genel başkana da burada söylemek istiyorum: Bu korktuklarınızın, bu dediklerinizin hepsi olacak. Aynen böyle olacak. Zaten sayın genel başkanlar da bu olasılığı gördükleri için bunu söylüyorlar. Bunu dile getiriyorlar. Peki niye şimdi önlem almıyorsunuz? Eğer böyle olacaksa, eğer bundan kaygı duyuyorsanız bunun önlemini neden şimdi almıyorsunuz? Örneğin, DSP’nin Sayın Genel Başkanına, Sayın Başbakana seslenmek istiyorum: barajı neden şimdi yüzde beşe çekmiyorsunuz? Ayrıca şunu da ifade edeyim. Barajın bu gün bile 1 Ekimde bile, yüzde beşe çekilmesi 3 Kasım seçimlerini ertelemeyecektir. Yüksek Seçim Kurulunun Sayın Başkanı bunu açıklıkla ifade etti. Barajın yüzde beşe inmesi, seçimlerin 3 Kasımda yapılmasını engellemez dedi. Gerçekten çok merak ediyorum. Siyaseten bunu gerekli görüyorsanız, ne zaman yapacaksınız? Dün sayın genel sekreterimizle söyleşide bulunduk. O bana anımsattı. Onu da burada ifade etmek istiyorum. Bu seçim hariç, 3 Kasım tarihinde yapılacak hariç, bundan sonra her hangi bir tarihte seçim yasalarına ilişkin yapılacak değişiklik bir sonraki seçime yansımayacak. Anayasal süreleri dikkate alarak söylüyorum. Sayın Ecevit’in, barajınyüzde beşe çekilmesi talebinin gerçekleştirilebileceği ilk tarih, sıkı durun 2012 dir. 2012 den önce bu gerçekleşemeyecektir. E günah değil mi budemokrasiye? Bu kadar önemsiyorsunuz, ama 2012 den önce olamayacağı da açık bir biçimde ortada bulunmaktadır. Bu biline biline, göz göre göre böyle bir seçime giriliyorsa, insanın aklına seçimden sonra Türkiye’nin bir bunalıma girmesi mi isteniyor, oradan çıkarılacak başka gelişmeler mi planlanıyor gibi olasılıklar gelmekte. Türkiye’nin 3 Kasım seçimlerinden sonra bir bunalımagirip girmeyeceğini bilmiyorum. Ama eğer bu seçim bu engellerle, bu sorunlarla yapılırsa, Türkiye’nin 4 Kasımda, bu kez daha da erkenbir genel seçim gerekliliğiylekarşı karşıya kalacağını biliyorum. Profesör Seyfettin Gürsel, dün bir gazetede,eğer bu seçim sistemiAlmanya’da uygulanmış olsaydı, iktidarda sosyal demokratlar değil Hıristiyan demokratlar olurdu, diyordu. Aslında Hıristiyan Demokratlarla, Sosyal Demokratlar hemen hemen aynı oranlarda oy aldılar. Yüzde 38,5 dolaylarında oy aldılar. Dolayısıyla yarış Yeşillerle, Hür Demokratlar arasında oldu. Seçimi gerçekte Yeşiller kazandı. Gerçekte ama bu seçim sistemi Almanyada olsaydı, Yeşiller de parlamento dışında kalacaktı,iktidarı Hıristiyan demokratlar ele geçirecekti. Seçim sistemlerinin farklılığının nelere yol açacağını açık bir biçimdesergilemek için bunu söylüyorum.
3 Kasım seçimlerinin demokratikmeşruiyet açısından tartışmalı olacağını burada bir kez daha ifade etmek istiyorum. Çünkü çok yüksek olasılıkla 3 Kasım seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 50’si temsil edilmeyecek, parlamentoya yansımayacak, ve bunundoğal sonucu olarak da temsil edilen öteki yarının parlamentoda aşırı temsil edilmesi sorunuyla karşılaşılacak. Değişik tahminler var. Ama değerlendirmelerine çok güvendiğimiz araştırmacılar, üç Kasım seçimlerindeoyların en az yüzde kırk beşinin Türkiye Büyük Millet Meclisine yansımayacağını büyük bir iddia ile dile getirmekteler. Oyların yarısı TBMM yansımayacaksa, bu seçimin adı genel seçim değil yarım seçimdir. Türkiye yarımseçime gidiyor. Yarım seçim de yarım demokrasi demektir. Seçmenlerin yarısının oyuyla gelip, Türkiyede hükümet edemezsiniz.
Öte yandan3 Kasım seçimlerinin sol ekseni yoktur. Söylem olarak bile sol söylem kullanılmamaktadır. Sol partiler, geçmişlerini, geçmiş kimliklerini bir yana iterek, merkezde toplanmak için akıl almaz bir yarış içine girmiş bulunmaktadırlar. Aynı şey sağ partiler için de geçerlidir. Dolayısıyla bu seçimde partiler birbirine benzemektedir. O nedenle, 3 Kasım seçimlerine katılan partiler aslında birbirlerinin alternatifi değillerdir. Yani bu seçim gerçekte bir seçim değildir. Çünkü seçim olabilmesi için, önce seçeneklerin olması gerekmektedir. Önce seçenekler olmalı ki oradan seçmelisiniz. Seçenek yoksa, partiler birbirlerinin alternatifi değilse, neyi seçeceksiniz allah aşkına?Bence partilerin birbirlerine benzerliklerini gösteren en çarpıcı örnek, önde gösterilen partilerin borç ödeme modelleridir.Önde gösterilen iki partinin yönetimi de iç ve dış borç ödemelerikonusunda bize güvenin demenin dışındahiç bir şey söylemiyorlar. Hiç bir çözüm getirmiyorlar. Bir tarihtemerak etme sen diye bir arabesk şarkı vardı. Onun gibi bir şey. Ben geleyim,o gün faizler düşecektir. O gün 20 milyar dolar Türkiye’nin cebine girecektir ifadesi kullanılıyor. Nasıl olacak? Merak etme sen. Hepsinin söylediği bu.
Bu seçimde seçmenler adeta kıstırılmıştır. Siyasi partiler, bundan yararlanarak gerçekçi olmayan projeleri seçmenlere ve kamuoyuna sunabilmektedirler İki gün önce Türkiye İhracatçılar Meclisi başkanı sayın Satıcı’nın çok ilginç bir değerlendirmesini okudum. Kurultaya gelmeden önce kendisiyle konuşup, değerlendirmesiyle ilgilidaha ayrıntılı bilgi almak istiyordum olmadı. Ama okuduğum kadarıyla size sunayım. Türkiye İhracatcılar Meclisi bir karar almış. Biz ölçülebilir siyaset istiyoruz diyorlar. Siyasetin ölçülmesini talep ediyorlar. Artık güler yüz, kucaklaşma, öpüşme, o dönem bitmiştir, artık bizim karşımıza ölçülebilir siyasetle çıkılmalıdır demekteler. Kamuoyunun önüne sunulan projelerin, niteliklerine, içeriklerine bakıldığında, İhracatçılar Meclisinin ölçülebilir siyaset anlayışınınne kadar önemli olduğunu anlayabiliyoruz. Bir partimiz çıkıyor, bir milyon seçmene istihdam yaratacağını söylüyor. Hiç kuşkusuz çokcoşku verici bir hedef. Eğer hesabı kitabı iyi yapılmışsa. Birmilyon kişinin, yüz elli bini farklı değerlendiriliyor, her yılsekiz yüz elli bin kişiye istihdam olanağı yaratılacağı dile getiriliyor. Sekiz yüz elli bin kişiye iş yaratılacak… Ölçülebilir siyaset talebinin de etkisiyle bunun hesabına baktık. DPT’ye göre bir kişiye yeniistihdam olanaklarının yaratılması içinaltmış bin dolar ile yüz bin dolar arasıbir kaynağın harcanmasıgerekmektedir. Buna göre eğer yüz bin doları ölçü olarak alırsak seksen beş milyar dolar, eğer altmış beş bin doları ölçü olarak alırsak elli bir milyar dolar yatırım yapılması gerekiyor 2003 yılında. Bunu unutmayın. Bunu bir kenara yazın. Hiç kuşkusuz bu kamu artı özeldir. Kamu yatırımı,2002 bütçesinde yaklaşıkbeş milyar dolardır. Sanırım bu güne kadar harcanmış olan da iki milyar dolar dolaylarındadır. Özel sektör yatırımlarıyla birlikte Türkiye’de2003 yılında ya 85 milyar dolar yada51 milyar dolar yatırım yapılması gerekmektedir. Bu hesabıma, kapasite kullanım oranıkatılmamıştır. Böyle bir yatırım olanaklı mı?
Seçime böyle gidiyoruz. SonuçtaTürkiye vahim bir seçim olayıyla karşı karşıya kalacak. Umarım bu kaygılarımızınhiç biri gerçekleşmez de, Türkiye bu sorunları aşmış olur. Peki biz ne yapacağız? Çok sayıda arkadaşım, çok sayıda partilimiz, kongrelerde başka yerlerde kulağıma fısıldıyorlar. İsterseniz bu seçimlik falanca partiye oy versek de, hatta siz onun işaretini verseniz de sonra yine toparlarız açıklamasında bulunmaktalar. Ben SHP Genel Başkanı olarak, ne bir partiye oy verin derim, ne de oy vermeyin derim. Çünkü Türkiye’nin en iyi partisi bu seçime giremiyor. Ben hangi parti için oy verin diyebilirim size. SHP bu seçime giremiyor. Bu 80 il için söylenmiş bir sözdür. Bir il hariç. Hatayhariç. Çünkü SHP, Hatay’da Sayın Nihat Matkap ile seçime girmektedir. Sayın Matkap kalkın, selamlayın arkadaşlarımızı. Ankara’dan bağırmakla olmaz. Hep birlikte Hataya gideceğiz. Hepimiz orda olacağız.
Burada bulunan konuk Parti Başkanlarını dadikkate alarak söylüyorum: Nihat Matkap’a oy vereni biz unutmayız.Nihat Matkap’a destek vereni, destek vereceğini söyleyeni, yanında olanı biz de unutmayız… Hukuken ancak bu kadarını söyleyebiliyorum. Gözlerime bakın ne demek istediğimianlarsınız.
Sayın konuklar,
Dünyada, küresel ölçekte ortaya çıkangelişmeler ve bu arada üretim sisteminin getirdiği yenilikler, sol anlayışta hiç kuşkusuz yeni yaklaşımlar geliştirilmesini gerektirmektedir. Soğuk savaş döneminin solunun, daha genel bir ifadeyle 20. yüzyıl solunun çözümlerinin ve söyleminin artıkdeğiştirilmesi gerekmektedir. Şimdi pırıl pırıl 21. Yüzyıl solu, yeni çağ soluyükselmektedir.
Aslında piyasaların dengeye eğilimli olduğu, yani arz ve talebin sonunda dengeleneceği görüşü 20. Yüzyılda da yanlıştı bu gün de yanlıştır. Toplumsal çıkarın en üst düzeyde gerçekleştirilmesi için, insanların öncelikle bireysel çıkarlarını gerçekleştirme arayışıiçinegirmeleri gerekir şeklindeki düşünce yirminci yüz yılda da yanlıştı bu gün de yanlıştır. Piyasaların kendiliğinden dengeye gelmediğinin görülebilmesi için, kendi çıkarlarınınpeşinde koşan insanların dağıtımı optimizmeedemediklerini, dağıtımı en iyinoktaya taşıyamadıklarını görebilmek içinaslında çok fazla kuramsaldeğerlendirmelere gerek yok. Gözlemlerimiz, Türkiye ile ilgili gözlemlerimiz, zaten bunun olmadığını,olamayacağını çok açık biçimde ortaya koymaktadır. Kimileri bunun az gelişmişlikten kaynaklandığını, az gelişmiş ekonomiye sahip olmamız nedeniyle dağıtım sisteminin, üretim sistemininistenilen düzeye gelmediğini söyleyebilirler. Ama gelişmiş ülkelere bakın. Amerika Birleşik Devletlerine bakın. ABD üniversitelerinde geçmiş yıllarda serbest pazar ekonomisini savunmuş olan akademisyenlerin değerlendirmelerine bakın. Bir küçük not aktarmak istiyorum. 1981 yılında ABD’de en üst gelir diliminde bulunan yüzde birlik nüfus dilimi,toplam gelirin yüzde yirmibeşini alırken , 1991 yılında bu pay yüzde otuz sekize çıkmıştır. Tasavvur ediyor musunuz? On yılda yüzde yirmi beşten, yüzde otuz sekize çıkıyor. Az gelişmişler de öyle, Amerika Birleşik Devletlerinde de öyle. Serbest pazar ekonomisinin 19 yüzyıldaki tahribatı neyse, 20. Yüzyıldaki tahribatı neyse, bu gün de aynı tahribatı görüyoruz. Çelişkiler nitelik değiştirebilir, içerik değiştirebilir. Artık birfabrika patronu ile fabrika işçisi arasındaki çelişkiden değil de, belki daha üst gelir grubunda olanların kendi içlerindeki çelişkilerden bahsetmek söz konusu olabilir. Son sıralarda yüksek sesle dile getirilen de zaten budur. Sevgili temsilci arkadaşlarım biz Sosyaldemokrat Halk Partisi olarak, siyaset çizgimizi yalnızca bu ve benzer sınıfsal çelişkiler üzerine inşa edemeyiz. Biz yalnızcaişçilerimizin partisi değiliz. Toplumsal refahtan yeterince pay alamayanlar, düzenin dışladığı tüm toplumsal katmanlar, meslekteki mevkileri ve toplumsal durumları ne olursa olsun bizim yandaşlarımızdır. Onları kucaklayacağız, onlarla birlikte siyaset yapacağız. Amayeni bir anlayışla. Yoksulların, ezilmişlerin, dışlanmışların, Genel Sekreterimizin adlandırmasıyla mağdur çoğunluğun partisiyiz. Onları temsil ediyoruz, onların adına, onların uğruna siyaset yapıyoruz. Ancak amacımız onları temsil edip, onları bu Partinin çatısı altında toplayıp, yoksulluk edebiyatı, dışlanmışlık edebiyatı, mağdurluk edebiyatı yapmak değildir. Eski yıllarda olduğu gibi birbirimize yoksulluğun, dışlanmışlığın, mağdurluğun, ezilmişliğin ne kadar kötü, ne kadar yoğun olduğunu anlatarak zaman geçirmeyeceğiz. Birbirimizin içini, o insanlarımızın içini karartmayacağız. Yoksul olan, zaten dışlanmış olan birine ne kadaryoksul olduğunu, ne kadar dışlanmış olduğunu anlatmanın ne gereği var? O zaten bunu biliyor. Biz dert küpü olmayacağız. Biz çözüm yollarını ortaya koyacağız. Sorunları anlatan, dertleri dillendiren bir parti olmayacak, sorunları çözenparti olacak SHP. Burada size SHP’nin yoksulluğu yenmekiddiasıyla ilgili olarak hazırlamış olduğu projesini anlatmak istiyordum. Ama Beyzade Özkahraman arkadaşım bunu kendisi anlatmak istedi. Bu gün Kurultay çalışmalarındasize bukonudakiprojemizin çok özet şeklini temeldeğerlerini sunacaktır.
Değerli arkadaşlarım,
Muhalefet olmak için, muhalefette kalmak için siyaset yapmayacağız. İktidar olmak için siyaset yapacağız. Muhalefet olmak için, muhalefete geçmek için oy istemeye gerek yok. Sana oy vermezler muhalefette kalırsın. Oy istiyorsan iktidara talip olmalısın. İktidar için oy istemelisin.Muhalefet için oy istenmez. Onun için siyaset yapacağız. Mazlumların ahını dillendirmek için değil, bunu zaten her gün haykırıyoruz mazlumların ahını almak için siyaset yapacağız. Bunun yolu iktidar olmaktır. Ancak iktidar olarak mazlumu mazlum olmaktan, yoksulu yoksul olmaktan kurtarabiliriz.
İlk SHP’nin bir yönü vardı. İlk SHP’de zaman zaman arkadaşlarımız merkezi yönetimdeysek oradaki iktidardan, yerel yönetimlerdeysek yerel iktidarlardan çekilmeyi dile getirirlerdi. Şanlı muhalefet sözünü kullanırlardı. Muhalefetin şanlısı iyi olur da asıl iyi olan iktidarın şanlısıdır. İktidarın şanlısı olmalıyız. Bunun için çaba harcamalıyız.
Eşitlik istiyoruz.Evet eşitlik istiyoruz. Solun dünyadaki tüm siyasi partilerinin temel inancı da budur. Amaeşitliği, rahmetli aşık Mahsuni’nin kuru soğanında istemiyoruz. Yoksullukta eşitliği istemiyoruz. Zenginlikte eşitliği sağlayacağız. Bu nedenle solun derdi yalnızca paylaşım değildir. Büyüme de, kalkınma da en azpaylaşım kadar bizim için önemlidir. Projelerimizi hazırlayacağız, kalkınacağız, büyüyeceğiz, katma değer yaratacağız, zengin olacağız, o zenginlik içinde emeğin payını artıracağız, o zenginlik içinde mağduru mağdur olmaktan, yoksulu yoksul olmaktan kurtaracağız. Pazar ekonomisini reddetmiyoruz. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti de reddetmiyoruz. Sosyalist Enternasyonalin 1989 tarihinde Stockholm’de yaptığı kongresinde belirtildiği gibi, sosyal demokratlar için önemli olan üretim araçlarının mülkiyetinin kimde olduğu değil, üretimin kimin için yapıldığı ve kimler tarafından denetlendiğidir.
Pazar ekonomisini reddetmiyoruz. Ama pazar ekonomisine güven duymuyoruz.Pazar ekonomisine üretimde de, dağıtımda da asla güvenmiyoruz. Pazar ekonomisi özellikle gelir dağılımında sabıkalıdır. Pazar ekonomisiningeliri optimum bir biçimde, kabul edilebilir bir biçimde dağıttığıhiç görülmemiştir. Pazar ekonomisini reddetmiyoruz. Ama pazar ekonomisinin yarattığı piyasa ahlakını reddediyoruz. Köşe dönmeciliği reddediyoruz. İş bilirliği, hortumculuğu bu ahlakın yarattığı bütün kavramları tümüyle reddediyoruz. Pazar ekonomisini reddetmiyoruz. Ama pazar ekonomisinin izin verdiği kadar solcu olmayı reddediyoruz. Pazar ekonomisinin izin verdiği kadar solcu olunmaz. IMF’nin izin verdiği kadar solcu olunmaz. Sol kendisini sağ üzerinden, pazar ekonomisi üzerinden, IMF üzerinden tanımlayamaz. Bunu kesinlikle reddediyoruz.
Pazar ekonomisinin çarpıklarını gidermenin, ahlak bozukluklarını gidermenin, yani onu terbiye etmeninyolu güçlü devletten geçmektedir. Sömürge dönemi ve sömürgeci devletler bir yana bırakılırsa hatta belki belirli ölçüler içerisinde onları da katabiliriz, dünyada devletin, kamunun öncülük etmediği hiç bir başarılı kalkınma öyküsünün olmadığını açıklıkla görürüz. Belki bazılarının uyandırılması için onların kendilerini yakın hissettiklerinden örnek vermek gerekir. ABD eski başkanı Clinton’nun danışmanı, dünya bankasının eski baş iktisatçısı Stiglitz iktisatçılar tarafından çok beğenilen bir isim. Devletin öncülük görevini üstlenmesi sağlanmadan hiç bir ülkenin kalkınamayacağını söylüyor. Hatta, işi biraz daha ileri götürmüş, güçlü pazar ekonomisi ancak güçlü devletle gerçekleştirilebilir diyor. İsterlerse Stiglitz’i dinleyebilirler, isterlerse Sayın Başbakanımızın bir süre önce yapmış olduğu açıklamayı dikkate alabilirler. Sayın Başbakanımız bir süre önce kendisiyle söyleşide bulunan bir gazeteciye, bize devleti küçültün dediler, devleti küçülttük, bu kez ekonomiküçüldü, özel sektör küçüldü diye yakınmada bulunmuş.Bu bence çok çarpıcı değerlendirme. DemekTürkiyede birileri, Türkiye’nin başbakanına, Türkiye’nin bakanlarına Türkiye’nin partilerine, Türkiye’nin siyasetçilerine devleti küçültün diyor. Avrupa Birliği ile görüşmelerde, ulusal egemenlik diyenler, ulusalgurur diyenler kendilerine devletin küçültülmesi telkinini yapanlar karşısında bu lafları hiç diyemediler. Ulusal onuru orada aramadılar ve devletiküçültmeye başladılar, sonradahayıflandılar. Türkiye’de devlet örgütlenmesine devlet yetkisine, devlet mülkiyetine karşı akıl almaz bir saldırı yürütülmektedir. Türkiye’nin karşısına, tıpkı 1800 yılların başlarında Sultan 2. Mahmu’dusenedi-itatifakı imzalatmış olan Ayanlara benzer kadrolar çıkmış bulunmaktadır. Bunlar, devletin kötülenmesi için, devlet yetkisinin, devlet mülkiyetinin kötülenmesi için tereddütsüz bir biçimdebilgi kirlenmesi yapmaktalar, istatistikleri çarpıtmaktalar. Birkaç yıldır, özellikle 1999 dan bu yana, bankacılık sektörüyle ilgili gelişmeler olumlu olumsuz yönleriyle tartışmakta,Halk Bankası, Ziraat Bankası, Emlak Bankası kötülenmekte, bunlarla ilgili zarar ettiler şeklinde bilgiler verilmekte. Evet Halk Bankası zarar etti Ziraat Bankası zarar etti. Peki niye zarar ettiler? Halk Bankasının zararı altında, Ziraat Bankasını zararının altında, üretici için, esnaf ve küçük sanatkarlar için verilen sübvansiyonlar var. O nedenle zarar ettiler. Peki bugüne kadar 20 milyar doları götüren özel bankalar neden zarar ettiler, birde ona bakalım. Onlar hortumladılar da ondan zarar ettiler. 20 milyar dolar hortumlama 2001 gayri safi milli hasılanın yüzde yirmisi.
Değerli arkadaşlar
Aslında ben devlet mülkiyetiyle özel mülkiyetin bu anlayış çerçevesinde tartışılmasını da doğru görmüyorum. Özel sektör mü devlet sektörümü sorusunu reddediyoruz. Özel sektörcülük mü, devlet sektörcülüğümü sorusunu reddediyoruz. Biz doğal olarak ne özel sektörcüyüz ne de devletçiyiz. Biz solcuyuz biz halkçıyız. Konu büyük devlet mi küçük devlet mi diye de görülemez. Devlet büyütülsün mü devlet küçültülsün mü tartışmasını da hiçbir şekilde doğru bulmuyoruz. Çünkü biz, bu tartışmanın dışında, devletin yeniden yapılandırılmasını, yeniden tanımlanmasını istiyoruz. Devlet kıtlık rantıyaratarak onu peşkeş çekemez. Krediler, istihdam olanakları, tarım toprakları, kent arsaları devlet yöneticilerinin yakınlarına dağıtılamaz. Bu bağlamda siyasetle iktisadınilişkisi mutlaka kesilmelidir.Öte yandan bugüne kadar sürdürülen sermaye birikimi modelinin,bundan sonra sürdürülmesine de karşıyız.1920’lerin 30’ların kalkınma modeli anlayışı içinde, iç ticaret hadleri öyle çalıştırılarak, tarımdan sanayiye kaynak aktarılmış .tarım dışı sektörde yoğunlaştırılan bu kaynak kimilerine dağıtılmış ve Türkiye o modeledayalı olarak devlet kaynaklarıyla, devlet teşvikleriyle özel sektörü güçlendirmiş.Radikal Gazetesi genel yayın yönetmeni sayın İsmet Berkan’ın açmış olduğu solla ilgili tartışmada belirttiği gibi cumhuriyetçiler aslında 1930’larda 40’larda devletçiliği sosyalist oldukları için değil bu modeli, kalkınmanın finansmanındazorunlu gördükleri için kullanmışlardır. Ama artık bu bitmelidir. Sermaye devlet tarafından desteklenmemelidir. Devlet eliyle hiç kimse zengin edilmemelidir.
Burada açıklıkla belirtmek istiyorum: biz devletin yeniden yapılandırılmasını istiyoruz.1839 da Fransa’dan model olarak aldığımız bu örgütlenme, özellikle Cumhuriyet döneminde yapılan kimi önemli olumlu değişikliklere karşın, bu güne kadar varlığını sürdürmüştür. İşin ilginç tarafı Fransa zaman içindebunu değiştirdi.1958 de sağcı De Gaulle’ün başkanlığı döneminde, 1981 de de sosyalist Mitterant’ın devlet başkanlığı döneminde bunu yaptı. Ama biz bu devlet modelini olduğu gibi sürdürmekteyiz. SHP bu yapıyı değiştirmekte kesin kararlıdır.Geçmişim, birikimim, eğitimim, terbiyem, mezun olduğum okul nedeniyle devlete toz kondurtmam. Ama yaşamakta olduğumuz bu büyük iktisadi bunalımın, yolsuzlukların ve haksızlıkların kamu kuruluşları içinde ortaya çıkan çeteleşmenin, kayıt dışı üretimin, kayıt dışı gelirlerin bu devlet yapısı içerisinde aranması gerektiğini de açıklıklaifade etmek zorundayım. Böyle bir yapı karşısında yurttaşın devlete güveni sarsılmaktadır. Oysa yurttaş devletine güvenmeli. Devlet te yurttaşına güvenmelidir.Devletin yeniden yapılanması , yeniden örgütlenmesi, parça bölük anlayışlarla, parça bölük yaklaşımlarla, düzenlemelerlegerçekleştirilemez. Örneğin ABD’nin, ya da başkanlık rejiminin, üst kurullarını, özerk yönetim birimleriniparlamenter sisteme göre örgütlenmiş bu devlet yapısına getiremezsiniz. Fransa bile, yarı başkanlık rejimi olduğu halde, özerk yönetim birimlerini kendi yapısına monte ederken önemli değişiklikleri gerçekleştirmiş. Ama bizde böyle bir kaygı yok. Model,taslak yönetmeliğiyle, tüzüğüyle dışarıdan hazırlanıyor geliyor, önünüze konuyor, imzayı atıyorsunuzve üst yönetim birimleri bu yapının içine monte ediliyor.Türkiye bunun sıkıntılarını önümüzdeki dönemde çok açık bir biçimde görecektir. Bunun için sorun ancak bütünsel, bütüncül bir düzenlemeyle çözülebilinir. SHP bu konuyu projelendirmektedir. Bu, SHP’nin en önemli proje çalışmalarından birisidir. İlgili Genel Başkan Yardımcımız Sayın Timur Erkman, bu konuda yapılan çalışmaları Kurultayımızdan önce bana verdi. Kendilerine,eski bakanlarımızdan sn Mehmet Gülcegün’e ve Özgül Beyazıt Kıvanç’a teşekkür ediyorum bu konudaki çalışmaları nedeniyle.Ancak şunu bilmeliyiz sevgili SHP’liler, Türkiye devletinin yeniden yapılandırılması konusu öyle 3-5 ayda, çok sayıda yayının yapılmasıyla çözülecek bir iş değil. Ayrıca bu uzmanların da işi değil. Devletin yeniden yapılandırılmasını siyasetçiler uzmanlara bırakırlarsa bu iş yine olmaz. Bunun için buna bütün siyasetçilerin sahip çıkması gerekmektedir. Hepiniz sahip çıkacaksınız. Hepiniz devletin yeniden yapılandırılmasıprojesinin içine katılacaksınız. Başkası hazırlasın getirsin bakalım yok. Biz yeni devlet yapısını siyasal toplum, sivil toplum, yurttaş ve birey kavramları üzerine inşa etmekte kararlıyız. Hukukilik , yasallık, saydamlık, hesap verilebilirlik, işlerlik bu çalışmalarda temel ilkelerimiz olacaktır. Ama bunların içinde en önemlisi de katılımcılık olacaktır. Bugün öğleden sonra katılımcılık konusunda umuyorum ki il başkanlarımızın hazırlamış olduğu bazı taslaklar size sunulacaktır. Katılımcılığı, 21.yüzyılda da yeni sol anlayışınen önemli konusu olarak görüyoruz. Prof. Sadun Aren, “mülkiyetne işe yarar” sorusunu sorarken,mülkiyetin, karın dışında, insanlara bir de karar verme gücünü, karar verme yetkisini sağladığını ifade etmişti. Biz 1989 da, SHP olarak yerel yönetim seçimlerine girerkenkatılımcılığı ve saydamlığı çok önemsemiştik. Bu anlamda kulağa hoş gelen, nostaljik bir söylem olarak söylemiyorum. Katılımcılığı, devlet yapısının değiştirilmesi doğrultusunda çok temel bir anlayış olarak gördüğümüzden ifade ediyorum.Yurttaş bu işin içine girecek, yurttaşlarımız yerel yönetimlerde ve merkezi yönetimde yer alacak. Yurttaşlarımız artık yönetim paydaşı olacaktır.Türkiye artık paydaş yurttaşdönemine geçecektir. SHP’nin en önemli ilkelerinden en önemli yaklaşımlarından birisi budur.
Sayın konuklar,
Sayın temsilciler,
Avrupa Birliği üyeliğini ulusumuzun büyük hedefi olarak görüyoruz. Cumhuriyet kuran ve çok partili yaşama geçen Türkiye, şimdi Avrupa Birliği üyeliğiyle bir üçüncü sıçramayı gerçekleştirecektir. Sayın Erdal İnönü’nün belirttiği gibi, evet, Anadolu bir köprüdür. Ama köprü, üzerinde yaşanması için inşa edilmiş bir yapı değildir. Köprünün üzerinde yaşanmaz. Köprünün üzerinden geçilir. Onun için bir karar vermemiz gerekiyor. Bir tarafa geçmek durumundayız. Köprünün üzerinde bekleyemeyiz kalamayız. Biz kararımızı verdik. Doğulu kimliğimizi, Asyalı kimliğimizi koruyarak köprünün batı yakasına geçiyoruz. Rumeli tarafına geçiyoruz. Aslında 700 yıl önce de geçmiştik. 700 yıl önce salla geçmiştik. Şimdi daha makul bir biçimde geçiyoruz. Köprünün üzerinden geçerek Avrupa’ya giriyoruz, Rumeli’ye gidiyoruz. Bıyıksız erkek arkadaşlarım kusura bakmasınlar. Başta Şule Bucak olmak üzere kadın arkadaşlarım da kusura bakmasınlar. BenAvrupa Birliğinebıyıklarımla gireceğim.
Türkiye, gümrük birliği üyeliği, Avrupa birliği adaylığı konusunda geçmişte üzerine düşenleri yapmadı, yapamadı. Bunu üzüntüyle ifade ediyorum. Aslında bugün de Türkiye’nin Avrupa Birliği konusunda üzerine düşenitam anlamıyla yaptığını söylemek olanaklı değil. Ama her fırsatta Türkiye’yi Avrupa Platformuna şikayet eden yurttaşlarımız, sayın Günter Verheugen, zaman zaman bize parmağını uzatan uzatmaya yeltenen Avrupalı dostlarımız bu sefer kusura bakmasınlar. Türkiye 3 Ağustos sabahı devrim niteliğinde bir düzenlemeyi yapmıştır. Artık top önlerindedir. Sıra onlardadır. Hele bir uygulamayı görelim şeklindeki bir mantığıkabul etmemiz olanaklı değildir. Uygulamayı göreceksiniz. Üyelik müzakereleri zaten uzun sürüyor.5-6 yıldan önce bitmez. İnşallah onu da biz yapacağız zaten.Onu da SHP gerçekleştirecek. SHP iktidarında gerçekleştireceğiz . O süre içinde buna bakarsın, bunun değerlendirmesini yaparsın. Bu uygulanıyor mu, uygulanmıyor mu hep birlikte görürüz. Ama Kopenhag doruk toplantısında, Aralığın11 inde bilemedin Aralığın12 sinde Türkiye’ye tarih vermelisin.Tarih konusunu, “ekmek aslanın ağzında değil aslanın midesinde” diye niteleyen anlayışın da yanlışlığına değinmek istiyorum.Tarih verilmeyecek çünkü ekmek aslanın ağzında değil de midesindeymiş. Ekmeği aslanın midesinde görenler, moral bozup karşı tarafın elini güçlendiriyorlar.Kaldı ki ekmek aslanın ağzındaysa siyasetçi ne güne duruyor? Elini aslanın ağzına sokacaksın. Ekmek ağzında mı, midesinde mi başka yerinde mi onu bilmem, söküp alacaksın, çıkartıp alacaksın. Eğer siyasetçiysen senin yapman gereken şey, şikayet etmek değil bunugerçekleştirmektir. Nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız 95’e bakın. 95’te SHP nasıl yaptıysa sizde aynısını yapın.
Kıbrıs görüşmelerinin başarıyla sonuçlanmasını içtenlikle diliyoruz. KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş’ın 29 Nisan belgesinden sonra 11 Nisan belgesini de Klerides’e sunmuş olmasını memnuniyetle karşılıyoruz. Gerek 29 Nisan belgesi, gerekse 11 Eylül belgesi artık Türk tarafının daha etkin, hatta daha etken bir duruma geldiğini göstermektedir. Ancak maalesef geç kalınmıştır.Türkiye çok geç bu noktaya geldi .Burada temel sorumluluğun 55,56.ve şimdiki 57. Hükümette olduğunu ifade etmek isterim .Önceki Hükümetler döneminde, özellikle 49.ve 50. Hükümetler döneminde iki toplumlu, iki kesimli, federasyon öngörüsü, 1997 Temmuzunda göreve gelen 55.hükümetinilk günlerinde değiştirilmiş, Türkiye, federasyondan, konfederasyona geçmiştir. Bu yılın nisan ayında Türkiye,konfederasyondan tekrar federasyona döndü. 55,56,57. hükümetlerin döneminde ulusal davamızdagörülen buzigzagların,Türk tarafına neleri kaybettirdiğini göreceğiz. Sayın Denktaş’ıngirişimlerini olumlu karşılıyoruz, destekliyoruz. Açıklamalarını doğru buluyoruz, .11 Eylül belgesinin içerikli olduğu kanısını taşıyoruz. Ama geç kalındığını da burada belirtmek istiyoruz.Rum yönetiminin başkanı Klerides’in federasyon anlayışını paylaşmıyoruz. Çünkügerçekte Klerides’in federasyon değil, Türkleri soykırıma uğratan eski Kıbrıs Anayasasının birkaç maddesinindeğiştirilmesi ile yetinmek istediğini biliyoruz. Bu Hükümet ayrıca, yine Kıbrıs sorunu bağlamında, 11-12 Aralık 1999 tarihinde yapılan Helsinki Doruk toplantısında AB üyeliği ile Kıbrıs arasında bağlantı yapılmasınaneden olmuştur. O tarihlerde, ödün vermedik, dönem başkanı Finlandiya’nın Başbakanı bize bu konuda mektup gönderdi şeklinde açıklamalarda bulunulmuştu. Aslında AB mevzuatında dönem başkanlığımektubu diyebir kurum yoktur ve onu hiç bir şekilde kullanılması söz konusu değildir. Kıbrıs sorunununTürk-Yunan dengesine, günün gereklerine ve hakkaniyet kurallarına göre ivedilikle çözülmesinden yanayız. Oldu bittileri, dayatmaları SHP olarak hiçbir biçimde kabul etmeyeceğimizi belirtmek isteriz. Buradan PASOK’lu dostlarımıza da seslenmek istiyoruz. Yunan solu Kıbrıs konusunda ne kadar duyarlıysa, Türk solu da Kıbrıs konusundaaynı ölçüde hatta daha fazla duyarlıdır.
Sayın konuklar
Binlerce yıldan bu yana nerdeyse hep tarihin savaş karargahı olan Ortadoğu, şimdivarolan çatışmalara ek olarak, yeni bir savaşın eşiğinde bulunmaktadır. Biraz önce köprünün batı yakasına, Rumeli tarafına geçeceğimizi söylemiştim. Evet Avrupalıyız. Ama aynı zamanda Balkanlıyız, aynı zamanda Karadenizliyiz, Kafkasyalıyız ve Ortadoğuluyuz. Ortadoğu bizim yaşam alanımız. Asyadan Anadolu’ya göç edenler, Anadolu’ya girmeden önce Bağdat’a gittiler, Kahire’ye gittiler. Ortadoğuda kültürümüz var, Ortadoğuda çıkarlarımız var, Ortadoğuda tarihimiz var, Ortadoğuda soydaşlarımız var , Türkmenler var. Aynı dili, aynı dini, aynıetnisiteyipaylaşmasak bile Arabından, Kürdüne, Musevisinden , SüryanisineOrtadoğu da bizimkomşularımız var, kardeşlerimiz var. Bunların tümünün sorunu bizim sorunumuzdur. Ortadoğu halklarının kalkınabilmeleri, Ortadoğu’nun uygarlaşması, çağdaşlaşması Ortadoğu’daafetlerin ve savaşın önlenmesine bağlıdır. Afetleri önlemeden, savaşı önlemeden Ortadoğu’nun gelişmesini sağlamak olanaklı değildir. Afetlerin önlenmesi de , savaşın önlenmesi de bizim için, Türkiye içinyaşamsal derecede önem taşımaktadır.Arap dostlarımız bizim Dicle ve Fırat üzerine sıraladığımız barajlarımızı yanlış yorumladılar. Türkiye 32 milyar dolarlık GAP Projesinin16 milyar dolarını şimdiye kadar harcarken yalnızca 1.700 bin hektarlık bir alanın , toprağın sulanmasını düşünmüyor Türkiye buraya,dışarıdan hiç para almadan 16 milyar dolar harcarken aynı zamanda Ortadoğu topraklarında kuraklığın ya da su baskınlarının yani afet’in temel nedeni olan Fırat’ın ve Dicle’nin sularını denetlemekistiyordu. Bu Türkiye’nin Ortadoğu’nun geleceğine yapmış olduğu bir yatırımdı.Bunu düşünen Türkiye şimdi komşularımız savaş tehdidiyle karşı karşıya iken aynı duyarlılığı göstermelidir. Türkiye savaşa hayır demelidir. SHP olarak savaşı kabul etmiyoruz.Savaşa hayır diyoruz. AmaAnkara semalarında Irak füzesi görmek deistemiyoruz. Türkiye topraklarının herhangi bir yerine kitle imha silahlarının düşmesinikabul edemeyiz. Sınırlarımızda milyonlarca insanın yeniden birikmesini de kabul edemeyiz. Yeni Halepçelerin yaratılmasını asla kabul edemeyiz. Bu nedenle komşumuz Irak’ın ivedilikle Birleşmiş Milletler kararlarının gereğini yerine getirmesini istiyoruz. Sayın Tarık Aziz,Pazartesi günü Ankara ’da. Sayın Başbakanın kendisine Irak’ın Birleşmiş Milletler kararlarına tereddütsüz, koşulsuz bir şekilde uymasını bir kez daha söyleyeceğini umuyorum. Bu arada Hükümeti bütün bu karmaşa kargaşa ortamı içinde,Irak’tayaşamakta olan Türkmenlere sahip çıkmaya çağırıyorum. Bu öyle, sıradanbir çağrı değil. Bu hükümetin vukuatı var. Balkanlarda, Ortadoğu’ da, Kafkaslarda yaşayan Türklere sahip çıkılması konusunda bu Hükümetin vukuatı var. 1999 yılındaki Kosova Savaşına Türkiye asker gönderdi.Yugoslav toprakları Yugoslavya askeri üstleri Türksavaş uçakları tarafından da bombalandı. İngiliz, Amerikan savaş uçakları vardı. Türk savaş uçakları da vardı. Kosova’nın kurtulması, Kosova’nın Miloşeviç’in zulmündenkurtarılması bizim fiili katkılarımızla olmuştur. Ama maalesefRugova yönetimi Kosova’da yaşayan soydaşlarımızın Türkçe konuşmalarını engellemektedir. Bugün Türkçe, Kosovada resmi dil olarak kabul edilmemektedir, resmi dil olarak kullanılmamaktadır. Onu da dikkate alarakHükümete Türkmenler için bu uyarıyı yapma ihtiyacı duydum. Eski yıllarda Irakta, Orta Doğuda ortaya çıkan her kargaşa Türkmenlere saldırıların yapılmasına neden olmuştur. Eski yıllarda, kraliyet döneminde, Baas Partisi döneminde bunlar yapılıyordu. Maalesefson sıralardaBarzani’nin yönetimindeki KDP’nin de benzer söylemleri kullanmaya başladığına tanık oluyoruz. Bunun için şimdiden gerekli önlemlerin alınması gerekli bir zorunluluktur.
Sevgili temsilciler,
Sayın konuklar,
Sevgili partili kardeşlerim,
Uzun bir konuşma oldu. Kusura bakmayın. Genel Sekreterimiz heyecanlandı. Ben deheyecanlandım. Çok şey birikmişti. Aslında onların tümünü söylemiş değilim. Ama kimilerini, güncel olduğunu sandıklarımı sizlere aktarmak istedim.
Konuşmamın sonunda, insanların, ulusların, ülkelerin bu arada da örgütlerin sınandıkları belli mihenklerin, belli eşiklerin olduğunu belirtmek istiyorum. Bu sınav mihenkleri, sınav eşikleri genellikle olağan koşullara göre değil de olağanüstü koşullara göre tanımlanırlar. Örneğin Türkiyede bireylerin niteliklerinin ölçülmesinde yada bireylerin sınanmasında yolculuk, askerlik, içki masası gibi eşikler vardır. İçki masasında ki tavrına, yolculuktaki durumuna, askerliktekidavranışına bakarlar insanların ve oradan hareketle bireye not verirler, moda deyimiyle onun reytingini yaparlar. Şimdi SHP sınanıyor. Bir parti olarak sınanıyoruz. Türkiye SHP’yizorlukla, yoklukla sınıyor. Para yok. İsterseniz bunu bir daha söyleyeyim: Para yok. Devlet yardımı yok. Seçime girme olanağı da yok. Para yoksa, devlet yardımı yoksa, seçime girme olanağı yoksa, bir parti daha neyle sınanır ki zaten.Anadolu insanıgeçmiş yüzyıllarda zorlukla, yoklukla, çile ile sınanırdı. Hatta Anadolu’nun değişik inançlarında, alevi inancında da, Sünni inançlarında dazorluklar, yokluklar çileler, insanların ermesi için, pişmesi için, yetişmesi için mutlaka aşılması gereken eşikler olarak görülürdü. Şimdi Anadolu bu süreçte bizi sınamakta. Bu sınavı verebilmek için, sevgili SHP’liler, her şeyden önce sabretmesini bilmeliyiz. Hünkar Hacı Bektaş-i Velinin Makalat adlı kitabında,merak edenler için söylüyorum,derleyen Aziz Yalçın, sayfa 127 şöyle söyleniyor. “Marifetin evvel makam edeptir. İkinci makam korkudur. Üçüncü makam perhizkarlıktır. Dördüncü makam da sabrı kanaattir.” Hünkarın marifet kapısının makamları ona kadar uzuyor. Edep ve korku için, bir şey söyleyemeyeceğim. Ama üçüncü makam için, perhizkarlığımızı sergileyerek, SHP’liler olarak o sınavı aştığımızı düşünüyorum. Perhizkar olduk. Birbirimizi ayırmadık. Bizlere tekliflergeldi,gelin listelerimizde yer alın dendi, gitmedik. Bireysel siyaset perhizi yaptık, dayanışmamızı sürdürdük. Sanırım Türkiye’nin önünde perhizkarlık sınavını verdik. Şimdi sıra dördüncü makamında. Yani sabr-ı kanaatta. Sevgili partili kardeşlerim, ben sabretmeye hazırım. Var mısınız benimle sabretmeye? Hazır mısınız? Ne diyorsunuz?
Sabredeceğiz , tarihin ve halkın önünde bu sınavı vereceğiz. Sizden inanmanızı, direnmenizi, sabretmenizi istiyorum. Şimdi iktidar bizim değil. Ama istikbal bizim olacaktır. Gelecek SHP’nin olacaktır.
Yaşasın SHP.
Yaşasın sosyal demokrasi.
Yaşasın Türkiye.
Yaşasın halkımız.
Kurultayımıza başarılar diliyorum. Hepinize tekrar en içten sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.