Radikal Gazetesinde Türk Sorunu ve Murat Karayalçın’ın görüşleri - Haziran 2004

Murat Karayalçın: AB değil biz çözmeliyiz

Karayalçın: Kürt sorununu önce Türk sorunu olarak görüyorum. Soruna, yurttaşlık, Lozan’ın tanımladığı Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkma, demokratikleşme ve insan hakları sorunu olarak bakıyorum. Sorunu terörle ilişkilendirmek tehlikeli

İSMET DEMİRDÖĞEN
SHP lideri ve eski başbakan yardımcılarından Murat Karayalçın, 28 Mart seçimlerinden önce solda ittifak için temaslar yürüterek, DEHAP, ÖDP, EMEP, SDP ve ÖTP ile birlikte ‘Demokratik Güçbirliği’nin kuruluşuna önayak oldu. En büyük tehlike Kürt sorununu terörle, asayişle ilişkilendirmek diyen Karayalçın’ın görüşleri şöyle:

Kürt sorununa 1980 sonrasında ‘asayiş sorunu’ olarak bakılması doğru muydu?
Ben Kürt sorununu önce Türk sorunu olarak görüyorum. Bir sorun vardır ve bu Türk kökenli yurttaşlarımızca öncelikle çözülmelidir. Sorunu, yurttaşlık, Lozan’ın tanımladığı cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkma, demokratikleşme ve insan hakları sorunu olarak görüyorum. Ulusumuzun tanımlanmasıyla birebir ilişkisinin olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde sayın Genelkurmay Başkanı, ‘ulusumuzun, cumhuriyeti kuran Anadolu halklarından oluştuğunu’ bir kez daha anımsatmıştı. Bu cumhuriyetçilerin, Atatürk’ün tanımı. Bu özetle hepimizin sorunu. En büyük tehlike Kürt sorununu terörle, asayişle ilişkilendirmek. Maalesef bu bir refleks oldu. Yalnızca 1980 sonrasında değil, öncesinde de yapıldı. Onun uzantısı olarak şimdi Kürt sorununun çözümünü söylediğinizde sizi bölücü olarak görenler, Kürt sorununu PKK ile ilişkilendirenler çıkabiliyor. Hayretle karşılıyorum.

Kürt sorunu 12 Eylül’de konulan dil yasağıyla yeniden gündeme geldi. O dönemde sorun olarak kabul edilseydi, Türkiye çatışma dönemini yaşar mıydı?
Kürt sorunuyla PKK’yı birbirinden ayırıyorum. Kuşkusuz 12 Eylül Anayasası, Cumhuriyet’in temel değerlerine ters düşen bir düzenlemeyi getirmiştir, dil yasağıyla. Lozan’a aykırıdır. Lozan’da çok açıkça yurttaşlarımızın diledikleri dili, diledikleri yerde konuşması öngörülmüştür. Bu cumhuriyetçilerin ulus tanımıyla da, ‘Cumhuriyeti kuran Anadolu halkları’ ifadesiyle de birebir örtüşen bir değerlendirme. Cumhuriyet’in ilk yıllarında dış güçlerin tahrikleriyle kısa süreli çeşitli çatışmalar yaşandı, ama 80 sonrasında yaşanan çatışmayla 82 Anayasası ve sonrasında çıkarılan yasadaki dil yasağı arasında ister istemez tarihsel bir bağlantı kurulabiliyor. O yasaklar olmasaydı PKK ilk yıllarda etkili olmayabilirdi.

Güvenlik güçleri ve bölgedeki üst düzey bürokratlardan sürekli ‘Biz güvenlik boyutuyla ilgileniyoruz, ama siyasiler yük almaktan kaçınıyor’ yakınması geldi. Siz bir dönem başbakan yardımcısıydınız. Bu yakınma ne anlama geliyordu?
Bu yakınmanın haklı tarafları olabilir. Çünkü özellikle SHP’nin iktidar ortağı, benim hükümette olduğum 90′larda bunun sıkıntılarını yaşadık. SHP olarak 1989′da ‘Doğu ve Güneydoğu Sorunu’ başlıklı bir rapor hazırlamıştık. SHP için dava açıldı. 3 Nisan 1993 Kurultayı’nda ‘Öncelikli Hedefler Bildirgesi’nde ‘Kürt Sorunu’ başlığıyla temel yaklaşımımızı, sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin düşüncelerimizi ortaya koyduk. ‘Kürtçe yayın serbest bırakılmalı, öğrenilmesi için eğitim verilmeli, kurslar açılmalı, Kürt kültürünün gelişmesi için üstyapı kurumları kurulabilmeli, insanlar özgürce çocuklarına isim verebilmeli, Kürtçe yer adları değiştirilmemeli’ dedik. 89′da rapor için dava açan yargı buna açmadı.

‘Sağ ve sol bölücülükle suçladı’
Sağdaki, soldaki partiler bizi bölücülükle suçladı, hain dediler. Dokuz yıl geçti 3 Ağustos 2002′de bize hain diyenler, AB’ye uyum için anayasal ve yasal değişiklikler yaptı.
Özetle siyasetçiler o sıralarda yapmaları gerekeni yapmadılar, söylemesi gerekenleri söylemediler. Ama ondan sonra çok garip bir şekilde ‘AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer’ ifadesini kullandılar. Başbakan Erdoğan bu geleneği daha ileri götürerek ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin odağı Diyarbakır’dır dedi. Yani sağın Kürt sorununun çözümüne yabancı penceresinden baktığını görüyorum. Bu bizim sorunumuz, AB’nin, BOP’un, ABD’nin sorunu değil.

Bugün yapılan açılımlar yalnızca AB’nin taleplerinin karşılanması mı?
Sağ tamamen böyle yaklaşıyor. AB uyumu çerçevesinde ya da ABD’nin projeleri çerçevesinde yaklaşmakta. Öyle bir anlayış olmasaydı sağ partilerin bu soruna ilgi göstermeleri bile söz konusu olamazdı.

1993′te diğer partilerden destek ararken hükümet ortağı DYP önerilerinize sahip çıkmamıştı…
SHP-DYP koalisyonunun bizim bu açıklamamızın dışında bir başka önemli adımı olmuştur. 1992 Mart’ında Süleyman Demirel ve Erdal İnönü, Diyarbakır’da ‘Kürt gerçekliğini kabul ediyoruz’ ifadesini kullanmışlardı. Türkiye Başbakanının Kürt gerçekliğini kabul etmesi çok önemli bir adımdı. Bizim düzenleme 1993′te geldi. Hükümet Programını aşan talepleri ortaya koymuştuk, DYP anlayışımızı benimsemedi. Girişimde bulunduğumuzda Tansu Çiller olumlu baktığını ama bunun bir hükümet konusu halinde getirilmesinin güç olduğunu söyledi Diğer partilerden destek istedim. Zaten Meclis’te kritik bir denge vardı.

Yargısız infazlar, köy yakmalar ve örtülü operasyonlar sorunun çözümünü ne ölçüde güçleştirdi?
Bunlar dönemin, yaşanan çatışmanın önlenemeyen olumsuzlukları olarak değerlendirilmeli. 1993′te PKK ile mücadelede ‘Alan Kontrol Konsepti’ adı verilen önemli bir strateji devreye sokuldu. Bu terörün önlenmesinde başarı sağladı ama bu maalesef başka olumsuzlukları gündeme getirdi. Çatışma sivil yaşam üzerinde çok ciddi olumsuzluklar yarattı. Özellikle yüksek yerlerde köy ve köy altı yerleşim yerleri çok etkilendi.
İnsanlarımız iki ateş arasında kaldılar ve hâlâ çözülemeyen köy boşaltmaları gibi trajik olaylar yaşandı. Bu bir kanayan yara olarak durmaktadır. Faili meçhuller ve o dönem yaşanan olumsuzluklar hükümetin talimatıyla, öngörüsüyle olmamıştır. Çatışmanın getirmiş olduğu sıkıntılardır.

Çözüm istekleri, sizin girişiminizin sonuçsuz kalmasındaki gibi, terör gerekçe gösterilerek geri çevrildi. Şimdi o dönemde öngörülen açılımlar yapılabiliyor mu?
O dönem öngörülenlerin anayasal ve yasal altyapısı hazırlandı ama uygulanmıyor. Batman’daki dil kursu olayının komikliğini birlikte yaşadık. Şimdi yayın konusu çok komik biçimde tartışılıyor. Yapılması gerekenler var ama yapılanlar için de uygulamada bir direnme olduğunu görüyorum. Bugüne kadarki uygulamanın çok başarısız olduğu kanısındayım.

Siyasal çözüm açısından bu açılımlar yeterli mi? Değilse neler yapılmalı?
SHP programından bir alıntı yapmak istiyorum: Devletimiz tektir, ulusumuz tümdür, yurdumuz bölünmez bir bütündür. Bu anlayış çerçevesinde özgürlüklerin ilerlemesi, alabildiğince genişletilmesi için yapılanlar yeterli değilse yeni adımlar atılmalıdır. Türkiye’yi Türkiye yapan iki temel değer var:

Üniter yapı ve laik cumhuriyet…
Türkiye üniter olmadan, laik rejimini korumadan birliğini koruyamaz. Anayasada etnisiteye, sınıflara dayalı bir ayırım yoktu. 82 Anayasası Lozan’dan itibaren sürdürülen bu anlayışı ilk defa bozdu ve bunun nelere malolduğunu gördük. Yurttaşlık kurumunu güçlendirmek gerekir. Üniter ve laik yapı korunarak her türlü adımı atmalıyız. Yapılanları kağıt üzerinde olmaktan çıkarıp uygulamalıyız. Komik duruma getirmemeliyiz.

Size göre Kürt sorunu terör eksenli olmaktan çıktı mı?
Umarım naif karşılanmaz, ama ben Kürt sorununu terör eksenli bir sorun olarak hiç görmemiştim. Zaten hiç olmadığına inanıyorum. Eğer Kürt sorunu terör eksenli bir sorun olsaydı PKK yenilemezdi. Bu ayrı bir sorundur.
Devletin üniter ve laik yapısını değiştirecek iki önemli tehdidi son 20 yılda yaşadık. Birisi köktendincilik öbürü de bölücülük tehdidiydi. Umarım ikisini de atlatmışızdır.
Biz köktendincileri de, bölücüleri de inançlı yurttaşlarımızın ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın desteğiyle aştık. Kürt sorununu ben hiç terörle, asayişle, güvenlik sorunuyla hiç ilişkilendirmedim. Aslında ilişkilendirmenin, işi bu noktaya taşıdığını düşünüyorum.

Genel Başkan demeçlerine dönmek için tıklayınız