Murat Karayalçın’ın Tüses Vakfı’nın Düzenlediği Erdal İnönü’ye Armağan Panelindeki Konuşması
TÜSES VAKFI
‘ERDAL İNÖNÜ’YE ARMAĞAN PANELİ
“AB SÜRECİNDE KIBRIS”
12 ŞUBAT 2005, CUMARTESİ
MURAT KARAYALÇIN
TÜSES yönetimine böyle bir toplantıyı örgütledikleri için ve bana söz vermeleri nedeniyle teşekkür ediyorum.
Ayrıca, Mehmet Beye ve TÜSES yönetimine biraz önce sergilemiş oldukları vefa nedeniyle de en içten şükranlarımı sunuyorum. Bu yalnızca Sayın Erdal İnönü için değil, bütün sosyal demokratlar için onurdur, bunu ifade etmek istiyorum. Kimileri Sayın Erdal İnönü’yü onursal genel başkan olarak görmeyebilirler ama Erdal İnönü benim onursal genel başkanımdır, tüm sosyal demokratların onursal önderidir.
Aslında, sayın başkan söze girmişken birkaç şey daha söylemek istiyorum Kıbrıs öncesinde, izin verirseniz. Aslında, Erdal İnönü’nün siyasi kararıyla ilgili biraz önce eski CHP genel başkalarından Altan Öymen de söz etti. Çok çeşitli yorumlar yapılabilir, genel başkanlıktan ayrılma kararıyla ilgili, çok çeşitli yorumlar yapılabilir, değerlendirmelerde bulunulabilir. Ben de Sayın İnönü’nün ayrılmasını nasıl gördüğümü burada sizlere yorumlamak istiyorum. Türkiye’de amortisman kavramı hep ticari yönüyle düşünülmüştür, hep ticari amortismanlar akla gelmiştir. Sayın Erdal İnönü siyasi amortisman kavramını bence ortaya attı. Erkendi, katılıyorum Altan Beye. Çok uygun bir süre hesaplamasını yapamadığını görüyorum. Amortisman hesabını erken tamamlamış. Ama bence önemli olan bu kavramın Türkiye siyasetine kazandırılmasıdır. Biz Sosyal Demokrat Halk Partisi olarak Sayın Erdal İnönü’nün bu değerlendirmesinden sonuç çıkarttık. Siyasi amortismanı kendisini amorti etmesi gereken siyasilerin iradesine bırakmak yerine, tüzük aracılığıyla bunu gündeme getirdik. SHP tüzüğünde genel başkanların amortisman süresi yedi yıldır. Yedi yıl sonra genel başkanlar görevlerini bırakmak zorundadırlar.
Türkiye AB ilişkilerinden Kıbrıs sorunu üç noktada öne çıkmıştır. Bunlardan birincisi, Kıbrıs sorununun Türkiye AB ilişkileriyle bağlantılı olarak birlikte olarak ele alınmaması tezidir. İkinci değerlendirme noktası, Kıbrıs’ın Türkiye’nin Yunanistan’ın ve Birleşik Krallığın birlikte üye olmadıkları bir uluslar arası örgütlenmeye giremeyeceğiyle ilgilidir. Bu hem Londra, Zürich anlaşmalarının gereğidir hem de ona dayalı olarak Kıbrıs anayasasına taşınmış bir değerlendirmedir. Üçüncü olarak da Türkiye başlangıçtan itibaren Kıbrıs’ta nihai bir çözüme varılmadan, Kıbrıs’ın AB’ye giremeyeceğini savunmuştur. Nihai çözümün siyasal parametrelerinde iki kesimlilik, iki topululuk ve siyasal eşitlik biçiminde ortaya koymuştur. Bunu değişik bakanlarımız dile getirdiler. Biz Sayın Sanberk ile birlikte 6 mart 95 tarihinde Brüksel’de yapılan ortaklık konseyi toplantısında bunu çok açık biçimde dile getirdik.
Her üç değerlendirme ölçüsü de maalesef tutturulamamıştır. Aslında Kıbrıs’la Türkiye’nin AB üyeliği, ya da adaylığı ya da ilişkisi konusunun birbirinden ayrılması, Kıbrıs’ın Güney Kıbrıs Rum yönetiminin tüm ada adına 90 temmuz’unda AB’ye yapmış olduğu başvuru sırasında ele alınmıştır. Tam olarak hangi platformda bu değerlendirme yapılmıştı anımsamıyorum ama AB’nin böyle bir değerlendirmesi vardı. AB bu ikisinin birbirinden ayrılması gerektiğini söylemişti. AB aynı şekilde Yunanistan’ın başvurusu nedeniyle de böyle bir ayırımı ortaya koyma gereksinmesini duymuştu.
Yani Türkiye’nin bu değerlendirme ölçüsü aslında AB’nin bakışıyla da yaklaşımıyla örtüşmekteydi. Bir biçimde AB’nin Kıbrıs’la Türkiye’nin üyeliğini, adaylığını ilişkilendirmesi söz konusu olduğunda ise, Kıbrıs’ın alınmamasını gerektiren, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin alınmamasını gerektiren başka AB kararları vardı. Çünkü AB kararlarına göre aralarında sınır ihtilafı olan ülkelerin üyelikleri söz konusu olamaz. Ama buna karşın, bu kararlarına karşın Kıbrıs ve Türkiye ve Yunanistan’ı birbirlerinden ayırmış olmalarına karşın AB Güney Kıbrıs Rum yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB’ye almış, bana göre Türkiye’de çok ciddi bir saygınlık erozyonu ile karşı karşıya kalmıştır.
Öte yandan, sayın konuklar, Türkiye ………………….. bir uluslar arası örgütlenmeye giremeyeceği tezini savunmakta, kabul ettirmekte yetersiz kalmıştır. Orada da sonuç alınamamıştır.
Üçüncü konuya gelince, iki kesimlilik, iki toplumluluk ve siyasal eşitlik konusuna gelince, Sosyal Demokrat Halk Partisi Annan planını bu siyasi parametrelere çok yakın görmüştür. Daha doğrusu elde edilebilecek en yakın çözüm olarak nitelemiştir. Annan Planı içindeki eleştirilerine karşın özellikle Annan Planının uygulamasıyla ilgili ortaya çıkacağını sandığı çeşitli sorunlara karşın, o konudaki kaygılarına karşın, Annan Planına SHP kendi anlayışı içinde evet demiştir. Ama sonuçta o da gerçekleştirilememiştir. Ve Türkiye’nin AB ile ilişkileri bağlamında Kıbrıs için ortaya koymuş olduğu bu değerlendirme ölçütleri geçerliliğini yitirmiştir.
Sayın başkan, 17 Aralık Doruk Toplantısına ben Kıbrıs bağlamında değinmek istiyorum. Ben 17 Aralık’ta Türk heyetinin Kıbrıs tuzağına düşürüldüğü kanısındayım. Panayırlarda soymak istedikleri kişilerin dikkatini cambaza yönlendiren sahtekârların, cambaza bak anlayışına benzer bir ifade orada kullanılmıştır. Türk heyetine cambaza bak denmiştir, Türk heyeti cambaza bakmıştır. Ama bu arada çok temel, çok önemli sorunlar geçirilmiştir. Türk heyeti onlarla ilgilenme, onlara tepki gösterme, onlara karşı çıkma takatini maalesef sergileyememiştir. Ben Ankara Anlaşmasının Güney Kıbrıs Rum yönetimini de kapsayacak bir genişliğe kavuşturulmasını aslında siyasi bir anlayışla değerlendirmemek gerektiği inancındayım. Bu teknik bir konudur, teknik bir sorundur. Aslında ben diplomat değilim, bu konunun uzmanı da değilim, ama benim anlayışıma göre Türkiye Gümrük Birliğinin işleyişine Güney Kıbrıs Rum yönetimini pekala çekince koyarak bunun tanıma anlamına gelmeyeceğini söyleyerek, bunu aşabilmelidir. Aşmalıdır, aşma durumundadır. Ama son sıralarda doğrusu bu anlayışı zorlayan bazı gelişmelerin ortaya çıktığını görmekteyim. Örneğin, son sıralarda Dışişleri Bakanlığımız, bunu Özden Bey daha iyi değerlendirebilir, Dışişleri Bakanlığımız bu konunun AB tarafından teyit edilmesini gerekli gördüğünü ifade etmektedir. AB’nin Türkiye’nin bu anlayışını teyit etmesinden sonra Ankara Anlaşmasının genişletilebileceği düşüncesini seslendirmektedir. Bu ne ölçüde doğru, tam olarak bilmiyorum, ama göz önünde bulundurulması gereken bir unsur olduğu kanısındayım.
Birkaç dakika da peki şimdi ne olmalı konusuna gelmek istiyorum. Ben Kıbrıs sorununun Annan Planında bırakıldığı yerden yeniden ele alınabileceği kanısında değilim. Daha doğrusu böyle bir anlayışı doğru görmüyorum. Doğru bulmuyorum. Papadapulos’un ve Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin mevcut hali, tavrı, değerlendirmeleri ortadayken, Türkiye’nin nerede kalmıştık diye Annan Planını bıraktığı yerden ele almasını çok olumsuz sonuçlar doğuracağı kanısındayım. Türkiye’nin böyle bir ortamda müzakereye başlamasının ödün vermeyi de zımnen kabul etmek anlamına geleceğini düşünüyorum. Böyle bir değerlendirmem var.
Ben bir geçiş döneminin yaşanması gerektiği inancındayım. Hemen müzakerelere kalındığı yerden başlanmamalıdır. Bir hazırlık döneminin bir geçiş döneminin her iki taraf için de, hem Kıbrıslı Türkler hem Kıbrıslı Rumlar için yaşanması gerektiğine inanıyorum. Annan Planı, tek başına yazılı bir metin değil. Annan Planıyla birlikte değerlendirilmesi gereken açıklamalar da var. Annan Planının arkasında BM durmalıydı. Zaten BM Genel Sekreterinin hazırladığı bir plan. Annan Planını AB ve ABD çok açık bir biçimde desteklemiştir. Bu planın kabul edilmesi durumunda planın yürürlüğe girmesinden ayrı olarak, Türk tarafına sağlanacak olanaklar sıralanmıştır. Hatta bu planın ret edilmesi durumunda nelerin yapılacağı da dile getirilmiştir. Bunların hiçbirisi yapılmadı. Bir defa bu hazırlık döneminde Türkiye bunların yapılmasını talep etme durumundadır. Ben bunu son derece önemsiyorum. Bu sözlerin gereği yerine getirilmelidir.
Öte yandan Türkiye’nin gerçekleri anlatma diye adlandırabileceğimiz bir seferberliği devreye sokmasının da son derece gerekli olduğuna inanıyorum. Genellikle dünya kamuoyunda haksız olan tarafın Türk tarafı olduğu şeklinde bir düşünce hep taşınmıştır. Türkiye’den de bu düşünceye katkıda bulunan çok sayıda insan olmuştur. Ama şu son yaşanan olaylardan sonra da özellikle Papadapulos’un tavırlarından, açıklamalarından sonra. Papadapulos’un bugün hem kendi ülkesinde hem de Avrupa’da karşı karşıya olduğu söylenen yalnızlık olayının ardından, Türkiye’nin gerçekleri anlatma seferberliğini başlatmasının çok yararlı sonuçlar getireceğine inanıyorum. Ayrıca, tanınma Kuzey Kıbrıs Türk cumhuriyetinin tanınması konusu da tartışılmalıdır. Bunu Türkiye Cumhuriyetinin yapmasının zor olacağını düşünüyorum. Sayın KKTC başbakanı bizim gündemimizde tanınma yok, şekildeki anlayışını bence değiştirmelidir. KKTC’nin tanınması doğrultusunda çaba harcanmalıdır. En azından KKTC hükümetinin bu doğrultuda girişimleri olmalıdır.
Sayın konuklar, sayın başkan, buna benzer başkaca yapılacak çalışmalardan söz edilebilir, geçiş döneminde. Ama biraz önce ifade ettiğim gibi geçiş dönemi yalnızca Türk tarafı için geçerli değildir, Rum tarafı için de bir geçiş dönemi gerekliliğinden söz edilebilir. Bunu şunun için söylüyorum. Birkaç gün önce AKP’nin çağrılısı olarak DISI Genel Başkanı Anastas yadis Türkiye’ye geldi. Türkiye’de açıklamalarda bulundu. Anastas yadis’ in verdiği demeçlerden biri de şöyleydi. Diyor ki sayın genel başkan, aslında Kıbrıs’ta Rum kesiminde güneyde, buna hayır diyenler de iki kesimli, iki toplumlu bir federasyondan yanalar. Bu nasıl oluyor, doğrusu anlayabilmiş değilim. Nasıl oluyor da hem iki kesimli, iki toplumlu bir federasyondan yanalar. Hem de yüzde 70’lere varan ölçüde hayır oyu kullanıyorlar. Ama daha ilginci Giritli bir profesörün geçen ay yaptırmış olduğu bir anket çalışmasıdır. Ben bunu bizim gazetelerde okudum. Giritli profesörün anket çalışmasına göre, Kıbrıslıların üçte biri Kıbrıs’ta iki devletli bir çözümden yana imişler. İki devletli bir çözüm istemektelermiş. Daha da ilginci, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin gençlerinin tümü iki kesimli bir toplum talep etmektelermiş. Hangisi? Kıbrıs Rumlarının da kendi içlerinde bir karara varmaları bence gereklidir. Yani, müzakerelere hemen başlamak yerine her iki taraf için de böyle bir hazırlık döneminin yaşanmasının daha iyi sonuçlar getireceğini düşünüyorum. Tabii ki sosyal demokratlar barıştan yana olmalıdırlar. Tabii ki sosyal demokratlar çözümden yana olmalıdırlar. Ama sosyal demokratlar kendi uluslarına da haksızlık etmemelidirler. O çözümün sağlanabilmesi için ben bunların gerekli olduğuna inanıyorum. O nedenle bunları dile getirdim.
En son olarak şunu söyleyeyim. Son sıralarda, Kıbrıs’ın Türk kesiminden kimi çevrelerin Türkiye’yi dışlayarak bir anlaşma arayışı içine girdikleri şeklinde duyumlar alıyorum. Bu tür duyumlar aldım. Bunun son derece de yanlış olacağına, son derece de olumsuz sonuçlar getireceğine inanıyorum. Ne oranın Türkleri Türkiye Cumhuriyetini dışlayarak bir arayış içine girmeli ne de Türkiye Cumhuriyeti onları yok sayarak oradaki soydaşlarımıza gerekli saygıyı göstermeksizin çözüm arayışına girmeli. Doğrusu, her ikisinin birlikte çalışmalarıdır diyerek sözlerimi noktalıyorum. Teşekkür ediyorum.
MURAT KARAYALÇIN
Çok teşekkür ederim. Ben konuşmamın ilk bölümünden Türkiye AB ilişkileri konusundan karamsar bir izlenim yarattıysam, onun bir yanlış açıklamadan kaynakladığını altını çizerek belirtmek istiyorum. Sosyaldemokrat Halk Partisi Türkiye AB ilişkilerini çok açık bir biçimde desteklemektedir. Hiç kuşkusuz, SHP Türkiye’nin çıkarlarını koruyarak, Avrupa’nın her dediğine evet demeksizin bunun yapılması gerektiği inancındadır. Ama temel yaklaşımı budur. Sayın İnönü, bunu bir konuşmasında yani Türkiye’nin AB üyeliğini bir konuşmasında bir değerlendirmesinde, Türkiye’nin tarihindeki Cumhuriyet tarihindeki üçüncü büyük atılımı olarak gördüğünü ifade etmişti. Cumhuriyetin kurulmasından sonra, çok partili yaşama geçilmesinin ardından, Türkiye’nin AB üyeliği de toplumumuzun üçüncü büyük atılımı olacak demişti. Biz bu değerlendirmeyi benimsiyoruz ve bu değerlendirmeyi de programımıza koymuş bulunuyoruz.
Aslında, tabii ki tarihçi değilim, o tür değerlendirmeleri yapmakta çok yetkin olmayabilirim ama benim bireysel gözlemim, ulusumuzun halkımızın batıya göçü batıya gidişi yönelişi geri çevrilemez şeklinde bir düşünceyi taşımaktayım. Bana göre, ilginç, tarihten batıya doğru giden halklar olmuştur, persler batıya doğru gitmiştir, Moğollar batıya doğru gitmiştir. Ama onların tümü sonra geri dönmüştür, geldikleri yere gitmişlerdir, dönmüşlerdir. Biz ise sürekli ilerlemişizdir, gittiğimiz yerde kalmışızdır.
Sevgili Genel Başkanım, adalara pek intibak edemediğimizi söyledi. Belki o gözleme pek karşı çıkmamak için adaları dışarıda tutmak gerekir ama ada dışındaki tüm yerleşim yerlerine intibak etmekte de hiçbir sıkıntı çekmediğimiz görülüyor. Hatta Avustralya adasında bile bulunmaktayız. Ben bu konuda, SHP’nin düşüncelerini, bireysel düşüncelerimi bu vesile ile ifade etme ihtiyacı duydum.
Sayın Atilla, biraz önce soru sormuştu ya da Sayın Tan sormuştu. Onu açıklığa kavuşturmak amacıyla bu kısa bilgiyi sundum.
Sayın Çepni, bizde hiç kabahat yok mu dedi, sayın Kut da rüyalarımızın, hülyalarımızın daha geniş ufuklu olmasından söz etti. Doğrusu, benim rüyalarım iki kesimlilik, iki toplumluluk ve siyasal eşitlikle sınırlı. Onun ötesinde bir rüya görmeye hazır değilim. Sevgili müsteşarım, Türk’ün Türk’e propagandasının yanlışlığını dile getirdi, sayın Ergün de katıldı. Ama galiba, Kıbrıs konusunda biraz kendi aramızda propaganda niteliğini taşımaksızın, tartışma yapmamız gerekiyor. Ben Sisifus adını ilk kez Lord Hanney’ in bir makalesinde okumuştum. Sisifus, tanrılar tarafından bir taşı dağın doruğuna çıkarmak üzere görevlendirilmiş bir efsane kahramanı. Her defasında taşı sırtlayıp götürüyor ama sonra taş gerisin geriye ovaya kadar yuvarlanıp geliyor. Tekrar sırtlayıp aynı işlemi yapmak zorunda kalıyor Sisifus. Kıbrıs sorunu zor bir sorun. Zaten Lord Hanney Kıbrıs sorunu nedeniyle bu örneği vermişti. Tabii ki anlaşma olabilirdi. Eğer, denilenler kabul edilseydi. Ama ben burada biraz önce sevgili müsteşarımızın çizdiği çerçevenin değiştirilemeyeceği kanısındayım, değiştirilmemesi gerektiğine inanıyorum. Bu müzakere; mücadele, çalışma, neyi gerektiriyorsa bu çerçeve içinde o yapılmalıdır. Ama tabii ki barışçı bir söylem, çözümcü bir söylem kullanılmalıdır. Yani şan olsun diye demiyorum. Barış için çalışılmalıdır. Onun için çaba harcanmalıdır. Ama bunun sınırları da bellidir, onun ötesine gidilmemelidir.
Sayın Özdemir’in sorusunu Sayın Sanberk yanıtladı. Ama Kıbrıs toplantılarında gelenekselleşen Gümrük Birliği konusunu Sayın Özdemir dile getirdiği için ben de geleneksel yanıtımı izin verirseniz, vermek istiyorum. Tabii Türkiye’nin AB üyeliğini ya da Türkiye’nin gümrük birliğine girmesini isteyebilirsiniz, istemeyebilirsiniz, benimseyebilirsiniz, redde bilirsiniz. Ama sakıncalı olmuştur diyorsanız, yani ölçülebilecek bir iddiayı savı ortaya atıyorsanız, o zaman istatistikî verilerin bu savı desteklemediğini de bilmek durumundasınız. Neye göre söylüyorum bunu? Birkaç göstergeyi kullanmak istiyorum. Önümüzdeki ay, dokuzuncu yıl dolacak. 6 Mart 95’te ortaklık konseyinde bu karar alındı, 1.1.96’da sanayi ürünlerinin serbest dolaşımı gidip gelmeye başladı. Serbest dolaşım başladı daha doğrusu. 9 yıla baktığımızda, yalnızca Türkiye ile AB arasındaki dış ticaret açığını bir gösterge olarak kullanmanız doğru olmaz. Birikimli olarak, Türkiye ile AB arasındaki dış ticaret açığı 60 milyar doları bulmuştur. Belki daha da fazladır, 2004 yılının verilerini bilmiyorum, ama bir tek ona bakabilir misiniz? Yalnızca o değişkenden hareketle değerlendirmede bulunabilir misiniz? Bulunmamalısınız. Türkiye’nin AB ile gümrük birliğini kurmasından önce AB ile yaptığı dış ticarette fazlası vardı da Gümrük Birliği başladıktan sonra mı açık ortaya çıktı? Daha önce Türkiye bir fazla mı elde ediyordu? Ya da bir başka şekilde sorayım soruyu, Türkiye’nin Avrupa dışı dünyayla yaptığı dış ticaretinde fazlası vardı da AB ile yaptığı dış ticarette mi açık ortaya çıkmakta? Böyle bir şey olmaz. Türkiye’nin Gümrük Birliğine girmeden önce de AB ile dış ticaretinde açığı vardı, hem de yüksek oranlarda açığı vardı. Gümrük Birliğine girdikten sonra da açık sürdü. Türkiye’nin AB dışındaki dünyayla dış ticaretinde de açıklar vardır burada da vardır. Önemli olan şu, size dokuz yıl itibarıyla Sayın Özdemir şu göstergeleri değerlendirmenizi önermek istiyorum. Türkiye’nin dokuz yılda yani 1996’dan buyana geçen süre içinde dünyaya olan ihracatındaki artış hızıyla dünyadan yaptığı ithalatındaki artış hızı hemen hemen aynıdır. Aynı orandadır. Yani 96 yılını 100 alırsanız, 2003 yılında, sekiz yıl sonrasını söylüyorum, ithalattaki artışla ihracattaki artış oransal olarak aynıdır. Türkiye’nin AB’yle dış ticaretine aynı tarihler itibarıyla baktığınızda çok ilginç, ithalat hızı ile ihracat hızını karşılaştırdığınızda, ihracatımızın akıl almaz ölçüde 2,5 katı kadar arttığını görürsünüz. İthalatımızın artış hızı da son derece düşük bulunmaktadır.
Ama bütün bunlara karşın Türkiye katma protokolün ve Gümrük Birliği Anlaşması kararı, daha doğrusu, Gümrük Birliği bir Anlaşma değil bir karar, Gümrük Birliği kararının ilgili maddesini kullanarak, eğer burada bir sıkıntı ile karşılaştıysa o maddeyi 60. maddeyi kullanarak, ithalat nedeniyle yaşadığı sıkıntıyı, herhangi bir ürünü, herhangi bir sektördeki, alt sektördeki ürünü ithalatı nedeniyle bir sıkıntı yaşaması durumunda onu durdurma hakkına sahiptir. Tek taraflı olarak durdurur, ondan sonra da bunu ortaklık konseyine götürür. O ürün bir sektörü etkileyebilmektedir. Bir alt sektörü etkileyebilmektedir ya da bir coğrafya parçasında, Türkiye’de diyelim ki İzmir’de, Çorum’da herhangi bir organize sanayi bölgesinin bulunduğu yerde, istihdam açısından sorun yaratmaktadır. Türkiye’nin böyle bir hakkı vardır. Türkiye’nin 1.1.96’dan sonra gelen hükümetleri tarafından bu hakkın kullanılması söz konusu olmamıştır. Yani şu malın ithalatını durduruyorum demek gereksinmesini Türkiye duymamıştır. Her şeye karşın, eğer Türkiye AB ile tam üyelik noktasına gelmezse, gelemezse hiç kuşkusuz gümrük birliğinin işleyişini de gözden geçirme durumunda olacaktır. Orada son bir ölçüyü söylemek istiyorum. Ondan sonra da hocamıza sözü bırakacağım.
Şu gözardı edilmemelidir. Türkiye’nin ihracatında AB’nin payı nedir, AB’nin ihracatında Türkiye’nin payı nedir? Türkiye’nin AB’deki toplam ihracatındaki payı yüzde 1’dir. AB’nin ihracat pazarında Türkiye’nin payı yüzde 1’dir, 2003 sonu itibarıyla söylüyorum. Ama AB’nin Türkiye’nin ihracatındaki payı yüzde 60’ın üzerindedir. Şimdi bu kimin işine yarıyor? Yani biz eğer rakip durumda olduğumuz ülkelere göre, Hindistan’a göre, Çin’e göre, Kore’ye göre daha yüksek bir avantajla AB pazarına girebiliyorsak, herhangi bir kısıtlama, vergi, resim, harç olmaksızın o pazara mal satabiliyorsak ve son yıllarda izlenen, iç pazarı daraltan iktisat siyaseti nedeniyle büyük ölçüde ihracata dayalı olarak ekonomimizi ayakta tutabiliyorsak, bu Türkiye’nin yararına mıdır, zararına mıdır sorusu bu alanda da tartışılmalıdır diyerek konuşmamı noktalıyorum. Teşekkür ediyorum.