Murat Karayalçın’ın Kürt konferansında yaptığı konuşma
Türkiye 80 yıldır Dünyanın en özgün siyası projelerinden birini uygulamaktadır.
İnsanlık tarihinde demokrasi, laiklik ve Müslümanlık ilk kez Türkiye
Cumhuriyetinde bir araya getirilmektedir.
Cumhuriyeti kuran Kuvayı Milliye farklı yapı ve dokuları, bir büyük proje ve
ortak bir amaç için biraraya getirmiş hem çok sesli ve çok renkli hem de
birleşik bir ulus olunabileceğini göstermiştir.
* * *
Türkiye Cumhuriyeti, zaman içinde, parti devletten, demokratik devlete doğru bir
evrim geçirmiş tek partili, takriri-sukünlu Cumhuriyet, 1946 den itibaren çok
partili bir nitelik kazanmaya başlamıştır.
Bu süreç bir dine, bir inanca ya da bir etnisiteye dayanmaması tasarımlanan
Cumhuriyetin bir evrimleşme yeteneğine sahip olduğunu göstermektedir.
Türkiye tek partili yapıdan, çok partili yapıya sanılanın ya da söylenenin
aksine dış baskılarla değil iç dinamiklerle, toplumun ve yönetiminin istemiyle
geçmiştir. Yakın çevremizde, Yugoslavyada federal devlet Doğu Avrupa- Rusya ve
Kafkaslarda sovyet rejimi ve İran’da şahlık sistemi çökerken, Türkiye
Cumhuriyetinin varlığını sürdürebilmesi Cumhuriyetin evrim yeteneği sayesinde
olmuştur.
* * *
Ancak, çok partililiğe geçilmesine karşın, Cumhuriyetin demokrasi ayağı
yeterince geliştirilememiş ulusumuzun çok sesliliği ve çok renkliliği
görmezlikten gelinmeye başlanmış özümseme anlayış ve yaklaşımları sergilenmiş
giderek yasaklar konmuştur.
1923 tarihli Lozan Antlaşmasından, 1982 tarihli Türkiye Anayasasına giden süreç
bunu göstermektedir.
İmzalandığı tarihten itibaren her yıl 24 Temmuzlarda düzenli bir biçimde anılan
Lozan Antlaşmasının 39. maddesi unutulmuş ya da unutturulmuştur.
Hepimizin artık çok iyi bildiğimiz ünlü 39. maddenin 4. fıkrası şöyledir:
“Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticari ilişkilerinde, din,
basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili
kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır”
Buna karşılık 1982 Anayasası ise 26. maddesinin 3 fıkrası ile şu düzenlemeyi
getirmiştir:
“Düşüncelerinin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi
bir dil kullanılmaz”
1982 Anayasasının, yaklaşık olarak 19 yıl yürürlükte kalan bu düzenlenmesi
Kuvayı Milliye anlayışına, Atatürkçü düşünceye, önceki Türkiye Anayasalarının
ortaya koyduğu yaklaşıma terstir.
Özetle bu madde ulusumuzun, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkından”
oluştuğu gerçeğini göz ardı etmektedir.
Türkiye bu ayıptan 19 yıl sonra, 3.10.2001 tarihinde kurtulabilmiştir.
Dil yasağını bir gösterge olarak kullandım. Ulusumuzun farklı etnik
gerçekliklere dayandığı olgusunu dışlayan, farklı etnik gerçeklikleri özümsemeyi
amaçlayan başka örnekler de verilebilir. Nitekim 9. Cumhurbaşkanı sayın Süleyman
Demirel, 1992 Martın’da Diyarbakır’da dönemin Başbakan Yardımcısı sayın Erdal
İnönü ile birlikte “Kürt gerçekliğini kabul ediyoruz” ifadesini kullanmıştır.
* * *
Türkiye geçmişte 1923 tarihinde Cumhuriyeti kurarak, ondan 23 yıl sonra yani
yaklaşık bir çeyrek yüzyıl sonra, 1946 yılında, çok partili yaşamı başlatarak
toplumsal ilerleme ve demokratikleşme doğrultusunda iki önemli adım atmıştır.
Şimdi Türkiye Cumhuriyeti, AB üyeliği ile üçüncü büyük sıçramasına
hazırlanmaktadır.
Bu süreç Türkiye’ye, ATÜT’ün ve Bonapartist devlet yapısının olumsuzluklarından
kurtulma Cumhuriyeti demokratikleştirme yurttaşlık kavramının içeriğini ve
niteliğini yükseltme ve bu yolda çağdaş standart ve normları yakalama olanağını
sağlayacaktır.
Bu süreç aynı zamanda son 10 yıldır daha da büyük bir duyarlılık kazanan Kürt
sorununun çözümünü de hızlandıracaktır.
Cumhuriyetin kurulması ve çok partili yaşama geçiş nasıl iç dinamiklerin
işleyişi ile olmuşsa, ülkemizin içinde bulunduğu üçüncü sıçrama süreci de
sanılanın tersine, dış güçlerce dayatılmamakta halkımızın arzusu, iç
dinamiklerin zorlaması ile gerçekleştirilmektedir.
Bir ülke halkının yüzde 70 - yüzde 80’inin gerçekleştirmek istediği bir amacın
dış güçlerin baskısı diye nitelenmesi herhalde doğru olmaz. Kaldı ki Avrupa
topluluğunun Türkiye’nin üyeliği konusunda özel bir heyecan yaşamadığı da
bilinmektedir.
* * *
Avrupa Birliği çeşitli kaynaklardan beslenerek hızlı bir evrimleşmeyle dünyanın
önüne yeni bir iktisadi, toplumsal ve siyasal proje koymaktadır. İşin iktisadi
ve siyasi yönünü bir yana bırakırsak, toplumsal ve idari olarak iki hususun öne
çıktığını söyleyebiliriz:
Avrupa Birliğinde topluluklar, o ülke içindeki büyüklükleri ne olursa olsun,
kendi kültürleri, dilleri ve inançları alanında özgür ve özerktirler.
Kamusal işler ve işlemler büyük ölçüde yerel yönetimlere ve sivil toplum
örgütlerine devredilmekte ya da onlarla işbirliği içinde görülmektedir.
Ancak özgürlükler, özerklikler ve yetki paylaşımı hiçbir biçimde ayrılıkçı bir
amaçla ya da ülke bütünlüğünün parçalanması şeklinde kullanılamaz.
* * *
SHP 1980’lerin sonlarından itibaren Kürt sorununa, hem siyasal ve ideolojik
gerekçelerle hem de ülke bütünlüğü ve cumhuriyetimizin gerçek tasarımına
oturtulması anlayışı ile yaklaşmıştır.
SHP’nin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin görüşleri özgündür.
SHP, kuşkusuz Cumhuriyetci ve sosyal demokrat kimliğinin gereği olarak, hem
Cumhuriyetimizin temel değerlerinden hem de Sosyalist Enternasyonel’in ilke ve
kararlarından etkilenmiştir. Ancak AB’nin kararlarına bakarak, ”AB ne diyorsa”
ve “ne kadar olsun diyorsa” o’nu ve o kadarını yapalım anlayışı içinde
olmamıştır. SHP’nin Kürt sorununun çözümü ile ilgili önerileri, AB’nin ünlü
Kopenhag ölçütlerinin açıkladığı Kopenhag doruk toplantısından çok önce ortaya
koymuştur.
Sosyaldemokrat Halkçı Parti 3 Nisan 1993 tarihinde yapmış olduğu Program
Kurultayında yayımladığı öncelikli Hedefler Bildirgesi ile Kürt sorununun çözümü
için, özetle ve ana hatlarıyla, bireysel özgürlükler alanını genişleten bir
yaklaşım ortaya koymuştur. Bu çerçevede Kürtçe’nin öğrenilmesi, TV ve
radyolardan Kürtçe yayın yapılması, Kürtçe yer adlarının korunması, çocuklara
Kürtçe adlar konabilmesi, Kürt kültürünün araştırılması ve geliştirilmesi ve bu
amaçla dernek-vakıf kurulması serbest bırakılmalıdır denmiştir. 24 Mayıs 2002
tarihinde kurulan Sosyaldemokrat Halk Partisi de aynı çizgiyi izleyerek, genel
çerçeveyi şöyle çizmiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti bir ırka dayanmaz. Cumhuriyetimiz farklı kültürlere,
dillere, dinlere, mezheplere mensup olan yurttaşlarımızca oluşturulmuştur.
Devletin resmi dili Türkçe’dir. Devletin tekliği, ulusun tümlüğü, yurdun
bölünmez bütünlüğü tartışılamaz.
Yürürlükte olan uluslararası antlaşmaların düzenlemeleri dışında, ulusumuz
içindeki etnik ve inanç farklılıklarını azınlık olarak değil tarihsel
mirasımız, gücümüz ve zenginliğimiz olarak görürüz. Tam işleyen, kurumlaşmış
demokrasilerde azınlık kavramının olmaması gerektiğine inanırız.
Bu anlayışla SHP demokratikleşmenin ve insana saygının önünde engel olan başta
Kürt Sorunu olmak üzere etnik ve inanç sorunlarını çözerek, toplumsal barışı
sağlayacak, ülke bütünlüğünü ve demokratik laik Cumhuriyeti daha da
güçlendirecektir.”
SHP’nin 1993 yılında ortaya koyduğu anlayış, o dönemde çok büyük tepkilere neden
olmuştur. Ancak SHP’nin sesine o dönemde kulak asmayan, hatta SHP’yi bölücülükle
suçlayan hemen tüm siyasi partiler daha sonra, bu kez AB’ye uyum sağlamak
amacıyla, 3 Ağustos 2002 tarihinde TBMM’nin tarihi kararı ile SHP’nin
önerilerini esas almak zorunda kalmışlardır.
Keşke Türkiye bu düzenlemeyi 1993 yılında yapabilseydi, 9 yıl beklemeseydi.
Belki de o kadar can kaybı yaşamazdık, on milyarlarca dolar harcamazdık.
SHP’nin Kürt Sorunu’na yaklaşımı ulus-devletimizi tek bir soya dayandıran
anlayışın önüne geçme Cumhuriyeti, temel ilke ve değerlerinden ödün vermeden
demokratikleştirme ve insan haklarına dayalı içeriğe ve işleyişe oturtma
yaklaşımına dayanmaktadır.
Sosyal demokratlar olarak hem Cumhuriyetciyiz hem de demokratız.
Cumhuriyetimizin daha demokrat, daha halka yakın, insan haklarına daha saygılı
olmasını istiyoruz. Cumhuriyetimiz tek ve bölünmezdir. Ancak bu, yurttaşlarımız
arasındaki kültürel, dilsel,dinsel ve inanca ilişkin farklılıkları özetle alt
kimlik farklılıklarını gözardı etmek, hele hele özümsemek ve yurttaşlarımızı tek
tipleştirmek anlamına asla gelmez.
SHP bu anlayışın söylem düzeyinde kalmaması için çeşitli düzenlemelerin
yapılmasını gerekli görmektedir.
TBMM’nin 3 Ağustos 2002 kararları ve geçen ay TBMM’den geçirilen 6. uyum paketi
toplumsal gerçeklik açısından, kamusal alanın yeniden düzenlenmesini
gerektirmektedir. Özellikle uygulamayı yönlendirecek mevzuat çalışmaları, bu
güne kadar insanlarımızın yurttaş kimliği ile girdikleri kamusal alana şimdi
birey kimliği ile gireceklerini göz önünde tutmalıdır.
Öte yandan SHP, Cumhuriyetimizin kamusal örgütlenmesinde, yurttaşlarımızı,
olanaklar ölçüsünde ve yönetimin her kademesinde , “Yönetim Paydaşı” yapmayı
öngörmektedir.
SHP programında şu anlayışa yer verilmiştir:
“Türkiye Devleti’nin yeniden örgütlenmesinde saydamlık, hukuksallık, yasallık,
işlerlik, verimlilik, hesap verilebilirlik ilkelerini yanısıra katılımcılık
ilkesine ve o arada kamusal yetkilerin paylaşımına özel bir önem veriyoruz.
Yetki paylaşımını öncelikle siyasal toplum ile sivil toplum ve yurttaş arasında
olacaktır. Siyasal toplum buyurgan, yurttaş ve sivil toplumda uygulayan durumda
olmayacaktır.
Yurttaş hem seçim yoluyla siyasal toplum kuruluşlarına meşruiyet ve görev veren,
hem de örgütleri aracılığıyla siyasal toplum kuruluşlarının karar ve
uygulamalarını etkileme gücüyle katılan ikili bir role sahiptir. Yurttaş bu
rolleri ile devletin asli unsuru ve paydaşıdır.”
SHP’nin bu yaklaşımı, Sosyalist Enternasyonal’in 1999 Aralık ayında Paris’te
yaptığı Genel Kurulu’nda onaylanan Gonzales Raporu ile ve AB’nin değişik doruk
toplantılarında aldığı kararlarla da uyum içindedir.
Değişik Türkiye Anayasaları yerel yönetimlere yerel ortak gereksinmeleri
karşılama görevini ve yükümlülüğünü vermiştir.
SHP Programının öngördüğü, Sosyalist Enternasyonal’in karara bağladığı, AB
üyelerinin önemli bir bölümünün de uyguladığı kamusal örgütlenme modeli,
Anayasamızın 127. maddesi ile bu birlikte değerlendirildiğinde,
yurttaşlarımızın gerçek anlamıyla yönetim paydaşı olmalarını sağlayabileceğimiz
bir anlayışa ulaşabilecektir.
SHP bu bağlamda belediyelerin yanısıra il özel idarelerinin de ağırlık taşıması
gerektiği inancındadır. SHP, yeni bir yerel yönetim birimi olarak ilçe özel
idarelerinin kurulmasını İl Genel Meclisleri’nin başkanları’nın Vali değil
seçimle gelen üyeler arasından seçilmesini tartışmaya açmaktadır. Hatay’da ya da
Diyarbakır’da Samsun’da veya Trabzon’da Edirne’de, Ardahan’da yurttaşlarımızın
yerel meclislerdeki temsilcileri aracılıyla yerel ortak gereksinmelerini karara
bağlamaları yalnızca Cumhuriyetimizi demokratikleştirmekle kalmayacak, ülkemizin
bir başka sorunu olan kaynak kullanımında etkinliği de sağlanacaktır.
Özetle sorunu, yalnızca yurdumuzun ve Cumhuriyetimizin asli unsuru olan Kürt
kökenli yurttaşlarımız için kimi düzenlemelerin yapılması anlayışı ile sınırlı
olarak görmüyorum. Sorun Cumhuriyetimizin ve ulus-devletin altyapısını oluşturan
toplumsal ve kamusal örgütlenmenin içeriğinin değiştirilmesi ve niteliğinin
yükseltilmesi sorunudur. Bu da Cumhuriyetimizin temel değerlerinin, sosyal
demokrasinin eşitlik, özgürlük ve dayanışma ilkeleriyle birleştirilmesi yoluyla
yapılacaktır.
O nedenle Kürt Sorunu, hangi etnik kökenden gelirse gelsin tüm yurttaşlarımızın
sorunudur.
Kürt Sorunu gerçekte Türkiye Sorunudur.