Genel Başkan Murat Karayalçın’ın, 17 Nisan 2007 tarihli Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı açılış konuşması:
11. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine girmiş bulunuyoruz, önemli günler yaşıyoruz. Belki daha da önemli günlerle karşı karşıya kalacağız. Türkiye’de herkesin, özellikle siyasetçilerin kamu yöneticilerinin bu süreçte sorumluluklarının bilinci içinde konuşmaları, sorumluluklarının bilinci içinde açıklama yapmaları gerekmektedir. Maalesef bu anlayışın sergilenmediğini görüyoruz. SHP olarak bunu, bu eksikliği üzüntüyle karşılıyoruz.
TBMM Başkanı sayın Bülent Arınç 15 Nisan günü, yani geçtiğimiz Pazar günü, rahmetli Turgut Özal’ın düşüncesi için kurulmuş bir derneğin; Düşünce ve Hamle Derneği’nin, TOBB’un Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi salonlarında düzenlemiş olduğu bir toplantıda, Cumhurbaşkanlığı seçimi için ‘dindarlık’, ‘sivillik’ ve ‘demokratlık’ gibi yeni birtakım ölçütleri ortaya atmıştır. Aslında hemen hemen hepimiz ezberledik, ama içinde bulunduğumuz süreç nedeniyle bir kez daha anımsatılmasında hiçbir sakınca yok. Anayasamızın 101. maddesi Türkiye Cumhurbaşkanı’nın seçilme koşullarını; 40 yaşın üzerinde olmak, yüksek öğrenim görmüş olmak ve milletvekilliği niteliklerine sahip olmak şeklinde tanımlamıştır. Bu Anayasa’nın 101. maddesinde yer almaktadır. Anayasamızın 76. maddesinde de milletvekili olmanın koşulları ortaya konmuştur. Bu tanımların dışında bir tanım bugüne kadar yapılmamıştır, kullanılmamıştır. Hiç kuşkusuz insanların, seçmenlerin, bu arada Cumhurbaşkanlığı seçiminin seçmeni olan milletvekillerinin gönüllerinden çeşitli ölçütler geçmiş olabilir, ama Türkiye, Anayasa’nın 101. maddesi ve 76. maddesinin getirmiş olduğu ölçütler uyarınca Cumhurbaşkanlarını seçmiştir.
Şimdi TBMM Başkanı yeni ölçütler ortaya atmaktadır. Ölçütleri seslendiren kişi herhangi birisi değildir, TBMM’nin sayın Başkanı’dır. Bu ölçütlerin nasıl kullanılacağı konusunda ciddi sıkıntılar, sorunlar, tartışmalar ortaya çıkacaktır. Bu ölçütleri biraz açmak istiyorum. Sivillik, tabi ki sivil olmalı. Herhalde sayın Meclis Başkanı Kara Harp Okulu ya da Harp Akademisi mezunlarının koşullara uymaları durumunda Cumhurbaşkanı seçilmelerine karşı çıkmamaktadır. Sivilliği, darbe yapılmaması anlamında, darbecinin Cumhurbaşkanlığına getirilmemesi anlamında söylediğini düşünüyorum ve katılıyorum. Demokratlığa da hiç kuşkusuz katılıyorum. Türkiye’nin Cumhurbaşkanları öteki niteliklerinin yanı sıra hiç kuşkusuz demokrat olmalıdırlar. Ama iş dindarlığa gelince böyle bir ölçünün düşünülmesinin yanlışlığının yanı sıra çok ciddi sorunların ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bunu kim ölçecek? Bu ölçüyü kim belirleyecek? Kimin yetkisi var? Hangi yetkili, insanları dindar ya da dindar değil diye ayıracak? Sayın Meclis Başkanı, Türkiye’de 50 yıldır bunun mücadelesinin olduğunu ileri sürmektedir. Yani demek ki 1957 mücadelenin başlangıç tarihi. Tam olarak 1957, neye denk düşüyor bilmiyorum. Bunlar, sayın Meclis Başkanı tarafından ulusumuzun özbeöz Cumhurbaşkanlığı tanımı olarak ifade edilmektedir ve sayın Meclis Başkanı, 8. Cumhurbaşkanımız rahmetli Turgut Özal’ın bu tanıma uyduğunu söylemektedir. Önceki Cumhurbaşkanlarını kendi anlayışına göre yorumlayarak onların demokratlıklarıyla ilgili olarak ya da dindarlıklarıyla ilgili olarak sayın Meclis Başkanı bir değer yargısını ortaya koymaktadır. Bundan çok derin bir üzüntü duyduğumu ifade etmek isterim.
Yalnız işin bir yanı daha var. Parti Programımızda laiklik inanç özgürlüğü olarak tanımlanmıştır. Bize göre bu laikliğin en önemli tanımıdır. Ancak laiklik aynı zamanda liselerde, ortaokullarda okuduğumuz tanımıyla, klasik tanımıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Laikliğin din ve devlet işlerinin ayrılması şeklindeki tanımının çok yaygın olarak ve benimsenerek kullanıldığını biliyoruz. Şimdi sayın Meclis Başkanı Anayasamıza göre Devletimizin başkanı olacak, ulusumuzun birliğini temsil edecek kişinin dindar olması ölçütünü getirmektedir. Yani din ve devlet işlerini aslında, aynı makamda, aynı mevkide birleştirmektedir. Gerçekten üzüntü verici bir yaklaşım olarak görüyorum bunu.
*** *** ***
Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci resmen başladı. İlginç bir seçim yaşıyoruz. Neredeyse tek adayın ve neredeyse tek seçmenin olduğu bir Cumhurbaşkanlığı seçimi. Daha da ilginci seçmenin, adayın kendisi olması. Türkiye böyle bir Cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyor. Yazıklar olsun. Anayasanın 102. maddesinin ve siyaset alanını tanımlayan yasaların değiştirilmesi gerekirdi. Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimini böyle yapmamalıydı. Tek adayın, tek seçmenin olduğu, adayın kendisinin aynı zamanda seçmen bulunduğu bir seçime Türkiye gitmemeliydi. Yazıklar olsun. Çok derin bir üzüntü duyuyorum. Buna göz yumanları da kınıyorum. Bunun değiştirilmesi olanaklıyken, Türkiye’nin önüne farklı bir işleyişi ortaya koymamız söz konusu olabilecekken bundan kaçınanları bu vesileyle kınıyorum.
*** *** ***
Toplu Konut İdaresi 16 Nisan tarihi itibarıyla bir kampanya başlatmış bulunmaktadır. Basından Toplu Konut İdaresinin, bu kampanya nedeniyle, iletişim kanallarının tıkandığını, kapandığını, kilitlendiğini öğreniyoruz. Aslında böyle bir kampanyanın başlatılacağı 6 Nisan tarihinde sayın Başbakan’ın; Kırıkkale’de yaptığı bir konuşmada açıklanmıştı. Sayın Başbakan Kırıkkale’deki konuşmasında yeni konut kampanyası için ‘bu AKP’nin farkını göstermektedir’ ifadesini kullanmıştı.
Kampanyayı birkaç cümleyle özetlemek istiyorum: 50 ilde, 50 ildeki 119 proje bölgesinde Toplu Konut İdaresi 36.500 konutu satışa çıkarmıştır. 36.500 konut yoksul yurttaşlarımız için, dar gelirli yurttaşlarımız için satılacaktır. Yoksul yurttaşlarımız için üç tane koşul var: 1- Peşinatsız. Peşinat yok. 2- Ayda 250 YTL’lik taksitler var. 3- 20 yıl sürecek. Yaşamının 10 yılını Türkiye’nin ve dünyanın en büyük konut projesinin gerçekleştirilmesi için vermiş bir siyasetçiyim. Bu işi biliyorum. Onun için bunu yorumlamak ihtiyacını duyuyorum. Toplu Konut İdaresi şimdiye kadar 230 bin konutu yapmış, bitirmiş. 20 bin konut daha 1 ay sonra bitirilecek, toplam 250 bin konuta çıkılacak. Başbakan bunu vaat etmiştik diyor. Yani 5 yılda 250 bin konut, yılda 50 bin konut. Türkiye Devleti’nin Toplu Konut İdaresi’nin yılda 50 bin konut üretmesi mesele değildir. Türkiye’deki inşaatçılık arzı Türkiye’de yüz binlerce konutun, eğer finanse edilebilirse yapılmasını sağlayacak düzeydedir. Sorun Türkiye’de yoksul yurttaşlarımıza, dar gelirli yurttaşlarımıza konut yapabilme sorunudur. En azından bizim için sorun budur. Birkaç soru sorarak konuyu bu yönüyle irdelemek istiyorum. Birinci sorum süreyle ilgili. Neden yoksullar şimdi aklınıza geldi? Yani 230 bin konutun önceki dilimlerinde, neden yoksulları düşünmediniz? Acaba seçim nedeniyle mi yoksulları düşünmek aklınıza geldi? İkinci sorum miktarla ilgili. Neden yalnızca 36.500 konut yoksul yurttaşlarımıza sunuluyor? Niye örneğin 136 bin değil ya da tümü değil? Ayrıca 36.500 konutun bir bölümü de TOKİ’nin tanımlamasına göre dar gelirli yurttaşlarımıza satılacak. Bir soru daha sormak istiyorum. Acaba bu koşullar seçimden sonra da geçerli olacak mı? Ben size söyleyeyim: Olmayacak. Ben şimdiden iddia ediyorum olmayacağını. Ancak bütün yurttaşlarımıza SHP’nin konut programını okumalarını öneriyorum. SHP’nin konut programını yakından izlemelerini kendilerinden rica ediyorum. Bu bizim bildiğimiz, yapabileceğimiz ve yapacağımız bir programdır.
*** *** ***
Türkiye’de basın özgürlüğünün kısıtlılığı bir kez daha ortaya çıkmıştır, bir kez daha görülmüştür. Son günlerde yaşadığımız iki olay nedeniyle bunu yazıyorum. Bunlardan birincisi Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sayın İbrahim Yıldız’ın, kendi yazısıyla değil gazetesinde çıkan bir yazı nedeniyle 23 aya mahkum olmasıdır. İkincisi de birkaç gün önce Nokta Dergisi’ne yapılan baskındır. Her ikisinden çok derin bir üzüntü duyuyoruz. Eminim gerek sayın İbrahim Yıldız’a verilen cezanın, gerekse Nokta Dergisi’nin aranmasının bir yasal dayanağı vardır. Bizim dileğimiz bu yasal dayanakların ortadan kaldırılmasıdır. Hükümet bugüne kadar hep AB’nin telkinleriyle düzenlemeler yaptı. Şimdi rica ediyorum giderayak SHP’nin telkiniyle, SHP’nin önerisiyle bu değişiklikleri yapsınlar. Bir Genel Yayın Yönetmeni gazetesinde öyle bir yazı çıktı diye 23 aya mahkum olmasın, bir derginin çalışanları, dergilerini savcıların, polislerin, jandarmaların yanında çıkartmak zorunda kalmasınlar.