Genel Başkan Murat Karayalçın’ın 15 Nisan 2007 tarihli 8. Küçük Kurultay konuşması:
Sevgili il başkanlarım, ilçe başkanlarım,
Kurucularımız,
Parti Meclisi üyelerimiz,
Küçük Kurultayın çok sevgili temsilcileri, konuklarımız,
Değerli basın mensupları hepinizi 8. Küçük Kurultay’ın başında sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Kurultayın düzenlenmesinde emeği geçen arkadaşlarıma ve katılımınız nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. Hepinize hoşgeldiniz diyorum.
Sayın Genel Sekreterimiz biraz önce hepimiz adına dün Aksaray’da yitirdiğimiz 33 yurttaşımız için başsağlığı dileklerimizi dile getirdi. Ben de öğrencilerimize, öğretmenlerimize, yurttaşlarımıza, İzmir İl Başkanımız Sayın Mustafa Korkmaz gibi Zafer İlköğretim Okulu’ndan mezun olanlara, tüm İzmirlilere, tüm Kurultay temsilcilerimize, tüm yurttaşlarımıza başsağlığı dileklerimi sunuyorum.
Değerli arkadalarım,
Bu yıl ikinci küçük kurultayımızı yapmaktayız. İlk küçük kurultayımızı, küçük kurultaylardan 7.sini 21 Ocak tarihinde yine burada, bu salonda gerçekleştirmiştik. 10 Aralık Hareketi’nin 11 Ocak tarihli açıklamasını ve Alevi Bektaşi Örgütlerinin 17 Ocak tarihinde Mersin’de düzenlemiş olduğu toplantının sonuçlarını 21 Ocak tarihinde yaptığımız 7. Küçük Kurultayımızda değerlendirmiştik. Aradan yaklaşık olarak 3 ay geçti. Şimdi burada bir farklı konuyu değerlendireceğiz. Bu kez seçim sürecinin başında Sosyaldemokrat Halk Partisi’nin finansman sorunlarını ele alacağız, Partimizin finansman sorunlarını tartışacağız. Tartışmakla kalmayacağız, önerilerimizi ortaya koyacağız, uygulamaya başlayacağız. Henüz arkadaşlarımla görüşmedim ama bu yılın 3. küçük kurultayını da Mayısın sonunda, Haziranın ilk haftalarında yapmanın uygun olduğunu düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Tüzük bana Genel Başkan olarak küçük kurultayımıza uygun gördüğüm kişileri çağırma yetkisini veriyor. Bu toplantıda Partinin finansman sorunuyla ilgili bir çalışma yapılacağı için ben özel olarak çağrıda bulunmadım. Ancak burada bulunan bütün Partililerimiz benim çağrılımdır. Yazılı olarak bir çağrıda bulunmadım ama bu salonda bulunan ve temsilci sıfatı taşımayan bütün partililerimizin çağrılı olduğunu ifade etmek istiyorum. Hiç kuşkusuz konuşmalar resmi sıfat taşıyan temsilci arkadaşlarımız tarafından yapılacaktır.
8. Küçük Kurultayın sayın temsilcileri,
dün Ankara’da Türkiye siyasi tarihinin en büyük, en görkemli mitinglerinden, eylemlerinden birisi yapıldı. Vakar içinde, sükunet içinde, kararlı bir şekilde yüzbinler Ankara’da toplandılar, Anıtkabir’e yürüdüler. Atamıza olan bağlılıklarını, Cumhuriyetimize olan bağlılıklarını göğüslerini gere gere dile getirdiler. Mitinge katılan tüm yurttaşlarımızı Sosyaldemokrat Halk Partisi Genel Başkanı olarak huzurunuzda yürekten kutluyorum.
Ben mitinge gitmedim. Çünkü çağrılı değildim. Sitemde bulunmak için, eleştirmek için söylemiyorum. Sizleri bilgilendirmek için söylüyorum. Dünkü görkemli mitingi örgütleyenler çeşitli siyasi partileri, o siyasi partilerin genel başkanlarını ziyaret ettiler. Siyasi partileri ve genel başkanları mitinge çağırdılar. Ben de bu ziyaretleri ve çağrıları gazetelerden, haberlerden öğrendim. Eğer hiçbir parti ziyaret edilmeseydi, eğer kimi genel başkanlara doğrudan çağrıda bulunulmasaydı, ben de her yurttaş gibi herhangi bir çağrı beklemeden çok büyük bir mutlulukla bayrağımı alarak mitinge, yürüyüşe katılırdım. Ancak Cumhuriyetçiliğimi ve Atatürkçülüğümü kanıtlamak için hiç kimsenin kefaletine ihtiyaç duymamakla birlikte, belirgin bir çağrının yapıldığı yere, Genel Başkan olarak çağrılı olmadan gitmemin uygun olmayacağını düşündüm. Evde bayrağımı asarak, televizyondan izledim. Arkadaşlarım oradaydı. Genel başkanlara çağrı yapılmıştı ama partiler için çağrı yapılmamıştı. Sosyaldemokrat Halk Partililer oradaydılar. Hatta mitinge katılan kimilerinin SHP rozetlerinizi taşımak zorunda mısınız diye eleştiride bulunmalarına neden olacak sıklıkta Sosyaldemokrat Halk Partililer miting alanındaydılar. Sosyaldemokrat Halk Partililerin Atalarını ziyaret etmek için, Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılıklarını seslendirmek için çağrı almaya ihtiyaçları yoktur. Sosyaldemokrat Halk Partililer her fırsatta, her platformda bu düşüncelerini göğüslerini gere gere seslendirirler.
Değerli arkadaşlarım,
Bugün 15 Nisan. İki gün sonra dünyanın gördüğü en devrimci, en ilerici eğitim sisteminin başlatılmasının, yani Köy Enstitülerinin kurulmasının 67. yılı. Daha doğrusu 67. yılında Köy Enstitülerini anacağız. Köy enstitüleri yasası 17 Nisan 1940 tarihinde çıktı. Ancak Köy Enstitülerinin başlangıcını eğitimcilerimiz, 1936 yılına kadar indirmekteler. Köy Enstitüsü sisteminin eğitmen kurslarıyla başladığını söylemekteler. Daha sonra Köy Öğretmen Okulları kuruldu. Bu sistemden 16 binin üzerinde öğretmen, 8 binin üzerinde sağlık elemanı, sağlık personeli mezun edildi. Aslında mezun edilenler, yetiştirilenler yalnızca eğitmen değildi, yalnızca sağlık personeli değildi, bu niteliklerinin yanı sıra bu okullardan mezun olanlar birer kalkınma önderi olarak, birer tarım uzmanı olarak yetiştirildiler. Bilmiyorum arkadaşlarım Köy Enstitüleri marşını çaldılar mı? Aslında gün boyu çalınsın isterim. Köy Enstitülerini kuranları, yaşatanları, yaşayanları huzurlarınızda sevgiyle, minnetle, rahmetle, şükranla anıyorum.
17 Nisan’dan birkaç gün sonra da 1 Mayıs’ı kutlayacağız. Tüm üreticilerimizi, tüm işçilerimizi, işçileşememiş emekçilerimizi, sosyal demokratları, solcuları, halkımızı, tüm dünya halklarını kutluyorum 1 Mayıs Bayramı nedeniyle. Bu arada bir başka acı yıldönümünden de söz etmek istiyorum. Bu 1 Mayıs, ünlü 1977 1 Mayıs’ının 30. yılı. Taksim’de yitirmiş olduğumuz yurttaşlarımızı, huzurlarınızda rahmetle anmak istiyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK bu yıl 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasını istemekte. Bu amaçla çalışmalar yapılıyor. İstanbul örgütümüz, çoğu kez il sekreterimiz hazırlık çalışmalarının içinde. Tüm gücümüzle DİSK’in yanındayız, tüm gücümüzle DİSK’in taleplerinin destekçisiyiz.
2 belirgin talep var. Bunlardan birincisi, 1 Mayıs’ın bayram olmasıdır. 1 Mayıs’ın bayram olması için yasa çıkarılmasıdır, yasal düzenleme yapılmasıdır. Ancak bayramın adının bahar bayramı olmasını istemiyoruz. Bayramın adının işçi bayramı olmasını istiyoruz. İkinci talep 1 Mayıs’ın kutlanması ile ilgili. DİSK’in 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasıyla ilgili girişimini yalnızca bir siyasetçi olarak değerlendirmedim. Büyükşehir belediye başkanlığı yapmış bir kişi olarak da DİSK’in 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlama arzusunun kendi çapımda değerlendirmesini yaptım. Eğer İstanbul yönetimi Taksim Meydanı’nı başka etkinlikler için tahsis etmeseydi, doğrusu DİSK Genel Başkanını, DİSK yöneticilerini bu arzularından caydırmak için girişimde bulunurdum. Onları ikna etmeye çalışırdım. Ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi Taksim Meydanı’nı konserler için, yılbaşı etkinlikleri için, Galatasaray’ın, Fenerbahçe’in ya da Beşiktaş’ın, futbol klüplerinnin etkinlikleri için pekala tahsis etmekte. O ki bunlar yaşanıyor, o ki bunlar Taksim Meydanı’na çıkıyor, neden işçiler Taksim Meydanı’na çıkmasınlar, neden 1 Mayıs için Taksim Meydanı’nda biraraya gelmesinler. Sosyaldemokrat Halk Partisi olarak DİSK’in bu girişimini de destekliyoruz.
Değerli arkadaşlarım,
1 Mayıs’tan söz ederken size, bana göre son derece büyük bir önem taşıyan uluslararası bir gelişmeden söz etmek istiyorum. 7 Nisan tarihli, sol düşünceye ağırlık veren gazetelerin stünlarında bu haber yer aldı. Eminim bazılarınız okuma, görme fırsatını bulmuşsunuzdur. Hem okuyanlara hem de bu gelişmeden bilgisi olmayanlara bana göre ideolojik olarak, siyasi olarak son derece önemli bu gelişmeyi kısaca anlatmak istiyorum. Bizler küresel piyasalardaki gelişmelerin değerlendirmesini yaparken, sermayenin çok büyük bir rahatlıkla, çok kısa süre içerisinde, saniyeler mertebesinde, bir küresel pazardan bir başka küresel pazara akıp gidebildiğini ama işgücünün üretimin, bize göre en ağırlıklı unsuru olan işgücünün, bu fırsatı bulamadığını hep seslendirdik, bundan yakındık, bunun eleştirisini yaptık. Bunun değiştirilmesini zorunlu, gerekli gördüğümüzü ifade ettik. Eğer işgücü, dünya işçileri bir biçimde küresel pazarlarda, küresel ölçekte örgütlenme olanağını elde edebilirlerse küresel sermayenin bugüne kadar çektirdiklerini çok kolaylıkla telafi edebileceklerini ileri sürdük. Ama olmadı, olamadı.
2007 yılı, içinde bulunduğumuz yıl, bu bağlamdaki gelişmeler için özel bir önem taşımaktadır. Önce size 10 Ocak tarihindeki gelişmeden söz etmek istiyorum. 10 Ocak tarihinde ICFTU adını taşıyan örgüt ile WCL adını taşıyan örgüt birleşti. İngilizcesi, İnternational Confederation of Free Trade Union ve World Confederation of Labal. Bu ilk kez oluyor. İlk kez küresel ölçekte iki işçi örgütü birleşiyor, konfederasyon düzeyinde. Bunlar ITUC, İnternational Trade Union Council adını alıyorlar. Aramızda sendikacılar var. Aramızda sendikal hareketi izleyenler de var. ETUC adı Avrupa’nın işçi sendikaları konfederasyonu olarak bu arkadaşlarımız tarafından biliniyor. Şimdi buna bir de ITUC adıyla yeni, küresel bir emek örgütü eklenmiş bulunmakta.
Bir ikinci gelişme çok yeni olarak yaşandı. Önce İngiltere’de yaşandı, sonra İngiltere ile Amerika Birleşik Devletleri arasında ortaya çıktı. AMİCUS adlı bir İngiliz işçi örgütü, özel sektörün en güçlü örgütü, tüm İngiltere’nin ikinci büyük gücü bunu yaptı. Önce İrlanda ile İngiliz işçiler birleştiler. Önce ulaşımda ve hizmetlerde, genel iş sektöründe bu birleşmeyi gerçekleştirdiler. 2 milyon işçi, İngiltere’de AMİCUS’un çatısı altında birleşti. Sonra AMİCUS, United Steal Workers adlı Amerika Birleşik Devletleri’nin 1 milyon üyeli çelik işçilerinin sendikasıyla birleşti. Her iki sendika bundan sonra grevlerini bir eşgüdüm içinde yapmayı kararlaştırmış bulunmaktalar. Gittikçe iş kollarına doğru inecekler. Bir tarihte zincirlerinden başka yitirecek hiçbir şeyleri olmadığı söylenen dünya işçileri belki o tarihte birleşmemişlerdi ama şimdi içinde bulunduğumuz günlerde birleşmeye doğru gidiyorlar. Darısı bizim işçilerimizin başına, darısı Türkiye’deki işçilerin başına, darısı Türkiye’deki işçilere destek veren siyasetçilerin başına, sosyal demokratların, solcuların, demokratik sosyalistlerin başına.
Değerli arkadaşlarım,
Son günlerde Sayın Genelkurmay Başkanının ve Sayın Cumhurbaşkanının yapmış olduğu açıklamalarına ilişkin yorumlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Sayın Genelkurmay Başkanının, o arada Sayın Cumhurbaşkanının tüm konuşmalarını değerlendirmek durumunda değilim. O çok zamanımızı alır. Ancak ben her ikisinin de konuşmalarından bazı bölümleri seçtim, bazı bölümleri sizlere sunmak istiyorum.
Önce Sayın Genelkurmay Başkanının açıklamasına değineceğim. Çok değişik konulara değindi Sayın Genelkurmay Başkanı basın toplantısında. Bunlardan bir tanesi de kimliğimizle ilgili, ulusun tanımıyla ilgili olan husus. Bunu önemsiyorum. Sayın Genelkurmay Başkanının Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başındaki kişi olarak bu yorumunun önem taşıdığını düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Şunları söylüyor Sayın Genelkurmay Başkanı: Bir ülkede değişik etnik yapıda insanlar olabilir. Ama etnik milliyetçilik olmamalıdır. Etnik milliyetçilik çağdışı olmak demektir, etnik milliyetçilik terör demektir. Bizim milliyetçiliğimiz –bundan sonrasını tırnak içinde devam ediyorum- “Atatürk milliyetçiliğidir. Bu da hiçbir zaman etnik temele dayalı bir milliyetçilik değildir. Bizim milliyetçiliğimiz vatanseverliktir. Bu da endişe duyulacak bir şey değildir.” Değerli arkadaşlarım, bizim milliyetçiliğimiz de yurtseverliktir. Bizim milliyetçiliğimiz de Atatürk milliyetçiliğidir. Sosyaldemokrat Halk Partisi de etnik milliyetçiliği reddetmektedir.
Sayın Genelkurmay Başkanı, açıklamasında yine bu bağlamda düşünülmesi, değerlendirilmesi gereken bir hususa değindi. Belki anımsayacaksınız. 2004 Aralık ayında Tüzük Kurultayı yapmıştık. Tüzük Kurultayını açış konuşmasında, Avrupa Birliği Komisyonu’nun 2004 Ekiminde yayınlamış olduğu ilerleme raporunda Kürt kökenli yurttaşlarımız için, Alevi yurttaşlarımız için azınlık sözcüğünün kullanmasını eleştirmiştim. Lozan’ın azınlık olarak öngördüğü yurttaşlarımızın azınlık statüsünden çıkmasını isteyen, onların azınlık sıfatını taşımadan, bu ülkede, bu topraklarda yaşamasını arzulayan bir partinin mensuplarının Türkiye’de yeni azınlıkları kabul etmeyeceğini dile getirmiştim. Sayın Genelkurmay Başkanı bu son basın toplantısında 2006 Kasımında, bundan birkaç ay önce Avrupa Birliği’nin İlerleme Raporu’nda yine benzer bir düşüncenin, benzer bir yaklaşımın yer almasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmektedir. Ben 2004 İlerleme Raporu’ndaki eleştirilerimin aynısını 2006 tarihli AB İlerleme Raporu için de dile getiriyorum. Aynı eleştirinin geçerli olduğunu burada ifade etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Sayın Cumhurbaşkanımızın Harb Akademileri’nde öğrencilere, öğretmenlere, öğretim üyelerine, komutanlara yapmış olduğu konuşmadan da bir alıntı yapmak istiyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız şunu söylüyor: “İster ılımlı ister köktenci olsun din devleti ile demokrasinin yan yana getirilmesi tarihe ve bilime ters düşen bir yaklaşımdır. Türkiye Devleti rejim seçimini Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte 84 yıl önce yapmıştır. Bu rejim Atatürk ilke ve devrimleriyle Atatürk ulusçuluğuna bağlı laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti temelinde biçimlenen, aydınlanmacı ve çağdaş bir rejimdir.” Sayın Cumhurbaşkanımızın bu açıklamasına da tümüyle katıldığımızı burada ifade etmek istiyorum.
Bunlardan Sosyaldemokrat Halk Partisi’nin hem programında dile getirdiği hem çeşitli çalışmalarında seslendirdiği, seslendireceği 3 ilkenin çıkacağını söylemek olanaklı; tekillik ya da üniterlik, laiklik ve yurtseverlik. Herkes tekilliği, yurtseverliği ve laikliği içine sindirmelidir. Ancak bunların dışında tekilliğin, yurtseverliğin ve laikliğin dışında Sosyaldemokrat Halk Partisi herkesin, tıpkı laiklik gibi, tıpkı tekillik gibi, tıpkı yurtseverlik gibi demokratikliği de içine sindirmesini gerekli görmektedir.
Partimizin kuruluşunun başından itibaren, yani yaklaşık 5 yıldır, benim ‘sol’ sözcüğünün önüne, başına, sonuna herhangi bir sözcüğün eklenmesine karşı çıktığımı biliyorsunuz. Ben ‘sol’ sözcüğünün yalın bir biçimde kullanılmasını gerekli görüyorum. ‘Sol’ sözcüğünün başına, sonuna başka bir sözcüğün eklenmesini asla gerekli görmemekteyim. Ancak ‘cumhuriyet’ sözcüğü için farklı bir düşüncem var. Cumhuriyet sözcüğünün başına ‘sol cumhuriyet’ ifadesinin eklenmesinin doğru olacağını düşünüyorum ya da daha doğrusu bizim kendimizi tanımlarken, kendimizi biz sol cumhuriyetçileriz diye tanımlamamazın uygun olacağı kanısındayım. Sol cumhuriyetçiliğin özü demokratikliktir. Cumhuriyetimize bir numara eklenmesini önermiyorum, Cumhuriyetimize bir nitelik kazandırılmasını öneriyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Solcu cumhuriyetçiler tepeden inmeci değildir. Solcu cumhuriyetçiler darbeci değildir. Solcu cumhuriyetçiler demokratiktir; cumhuriyeti demokrat yönüyle görürler; değerlendirirler. Türkiye’de tepeden inmeci olan, darbeci olan insanların eline Atatürk’ün adının herhangi bir bölümünü vermeme kararlılığındayız. Atatürk’ün adı bir bütündür: Mustafa Kemal Atatürk. Bu bütün içinden bir sözcüğü seçerek yalnızca kendilerini o sözcük üzerinden bir takım insanların tanımlamalarını reddediyoruz. Biz Mustafa Kemal Atatürkçüyüz. Tümü; bunlardan yalnızca biri değil. Darbeci kimliklerini Atatürk’ün adıyla örtmek isteyenler Atatürk’ü iyi bilmelidirler. Atatürk’ü iyi tanımalıdırlar. Sayın Genel Sekreterimiz, sayın Ketenci biraz önce programımızda kullandığımız bir ifadeyi, Atatürk’le bağlantılı bir ifadeyi, sizlere aktardı. Benim her okuyuşumda çok coşku duyduğum bir ifade. SHP Programında Atatürk’ü bu toprakların yetiştirdiği en büyük devrimci olarak görmektedir. Ama yalnızca o değil. Atatürk’ü o dönemin, o günün yalnızca en büyük devrimcisi olarak göremeyiz, görmemeliyiz. Eğer yalnızca devrimci olarak görürsek Atatürk’e sivil-asker devrimci arkadaşlarına haksızlık yapmış oluruz, yanlışlık yapmış oluruz. Atatürk aynı zamanda o dönemin, o tarihin en ileri demokratı. O günün koşullarında, kongrelerle, temsil heyetleriyle, seçimlerle, meclislerle bir kurtuluş savaşı verildi mi hiç? Bir Kurtuluş Savaşı kongrelerle, temsil heyetleriyle, meclislerle, seçimlerle veriliyor, seçim yapılıyor, 1920’lerden söz ediyorum, 1920’lerde böyle bir yöntem tercih ediliyor. Bu demokrasi değil de ne? Siz hiç seçimle gelen başkomutan gördünüz mü? Başkomutanlar seçimle gelir mi? Mustafa Kemal seçimle gelen başkomutan. 5 Ağustos 1921, evet başka bir aday yok, tek aday, ama TBMM Mustafa Kemal’i başkomutan olarak seçiyor 3 aylığına. Bu sıralarda başkomutanlık sözcüğü çok popüler, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle de bağlantılı olarak seslendirilmekte. Sizlere Türkiye’nin başkomutanlık kurumunu daha önceki bir toplantıda anlatmıştım. Herhalde dünyada hiçbir devletin Anayasası’nda Türkiye’deki başkomutanlık kurumunun benzeri bir tanımlama yapılmış değil. Başkomutanlık Meclis’in manevi şahsiyetine verilmiş. Meclis barış döneminde Başkomutanlığı Cumhurbaşkanı aracılığıyla, savaş döneminde ise Genelkurmay Başkanı tarafından ya da Genelkurmay Başkanı aracılığıyla kullanıyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başkomutanlığı gerçek bir kişi değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başkomutanlığı bütün Anayasalarda manevi bir şahsiyet, manevi bir kişilik, TBMM’nin manevi şahsiyeti. Manevi şahsiyetin başkomutan olduğu bir başka ülkenin de olduğunu sanmıyorum. Atatürkçü olmak kolay değil. Kendilerini Atatürkçü olarak tanımlayanlar Atatürk’ü bilmelidirler. Önce Atatürk’ü tanımalıdırlar. Atatürk’ün belki bugüne kadar yeterince okumadıkları, bilmedikleri bu yönünü okumalıdırlar, öğrenmelidirler.
Değerli arkadaşlarım,
Şimdi konuşmamın bir başka bölümüne geliyorum. Konuşmamın bu bölümünde, sizlere Irak’taki gelişmelerinden, Irak’taki olaylardan söz etmek istiyorum. Anımsarsanız hemen hemen tüm toplantılarımızda Irak’la ilgili olarak belli bir yaklaşımı seslendirdik. Ben ilk kez 2004 Aralığında yapmış olduğumuz Olağanüstü Kurultay’da SHP’nin Irak’a dostça, kardeşçe yaklaşılmasını önerdiğini seslendirmiştim, diplomasinin öne çıkarılmasının gerekli olduğunu ileri sürmüştüm. Hep barıştan, kardeşlikten, diplomasiden yana olduk.
Değerli arkadaşlarım,
Irak’la bağlantılı olarak iki konunun birbirinden mutlaka ayrılmasının gerekli olduğunu ifade etmek isterim. Bu iki konu birbiriyle sık sık karıştırılıyor. Irak’ın kuzeyinde, Kandil Dağı’nda ya da herhangi bir yerde.üslenmiş olan PKK örgütünün Türkiye’ye yapmış olduğu saldırıların önlenmesi bir konudur, bir sorundur. İkinci konu, ikinci sorun da Kerkük’tür. Bu ikisinin birbirinden mutlaka ayrılması gerekmektedir. İkisi arasında da yaklaşık 500 km’lik, 400 küsur km’lik bir mesafe bulunmaktadır. Konular farklı, mekanlar da çok ciddi olarak farklı.
Türkiye Kandil’den Irak’ın kuzeyinden ya da Irak’ın herhangi bir yerinden, o bölgelerinden kendi sınırlarına ve kendi çocuklarına yapılan saldırıların durdurulmasını istemektedir. Türkiye bu talebinde haklıdır. Türkiye ya durdur ya da ben durduracağım demektedir. Bu uluslararası hukukun Türkiye’ye vermiş olduğu bir haktır. Irak, Irak Hükümeti, Irak’ı işgal edenler, onunla birlikte olanlar her kim ise bunu durdurmazsa, bu saldırıların önünü kesmezse Türkiye oraya, o noktaya müdahale edeceğini söylemektedir. Türkiye Kerkük’e gireceğini, Türkiye Kerkük’e müdahale edeceğini, Kerkük’e asker göndereceğini benim bildiğim kadarıyla hiç söylememiştir. Türkiye’nin Kerkük’le ilgili böyle bir düşüncesi yoktur. Olamaz da zaten. Ne yapacak Türkiye? Türkiye Kerkük’ü işgal mi edecek?
Değerli arkadaşlarım,
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ 10 Mart tarihinde Diyarbakır’da bir basın toplantısı düzenledi. Yanında Jandarma Genel Komutanı var, yanında 2. Ordu Komutanı var, 3. Ordu Komutanı var.
Basın toplantısında Orgeneral İlker Başbuğ bana göre; çok önem taşıyan üç mesaj verdi. İlker Başbuğ PKK ile Barzani’yi çok açık bir biçimde birbirinden ayırdığını, ordunun PKK ile Barzani’yi aynı görmediğini söylemektedir. İlker Başbuğ ayrıca, çok açık bir biçimde eğer o yuvalar tıkanmazsa Türkiye’nin bir müdahalede bulunması söz konusu olacaksa bunun süreli ve hedefli olacağını söylemekte. Üçüncü olarak da Kerkük sorunun çözümünün mutlaka diplomasiyle olacağını seslendirmekte. Durum böyleyken bir partinin il başkanının Kerkük’e müdahaleyi, Diyarbakır’a müdahale olarak sayarız şeklindeki açıklamasını kabul etmek olanaklı değildir. Böyle bir düşünce yok, böyle bir girişim yok, durum böyleyken Barzani’nin ‘buradaki birkaç Türkmen için müdahale bulunursanız sizin ülkenizdeki milyonlarca Kürt’ü harekete geçiririm’ demesi asla kabul edilemez.
Değerli arkadaşlarım,
Derin bir üzüntü içindeyim. SHP’nin sorunun çözümü için ısrarlı bir biçimde baştan bu yana, yıllardan bu yana ortaya koymuş olduğu bu yaklaşım maalesef sonuç getirmemektedir, “iç işlerimize karışamazsınız” lafı çok tehdit edici bir biçimde seslendirilebilmektedir. İç işlerine bir müdahale söz konusu değil. Ancak doğrusu şunu hayret verici bulduğumu söylemek istiyorum. Halepçe’de hepimizin içi yandı, Körfez Savaşı’ndan sonra Kürt kardeşlerimizi kucaklamak için Türkiye’nin sınırlarının açılması için talepte bulunduk. Saddam’ın müdahalelerinin önüne geçmek için, olumsuzluklarını bildiğimiz halde, çekiç güç için oy kullandık. O tarihlerde iç işlere müdahale söz konusu değildi de şimdi topraklarımıza yapılan saldırının önlenmesini talep ettiğimizde mi iç işlerine müdahale söz konusu olmaktadır?
Bir şey daha söyleyeyim. Diyarbakırlı arkadaşlarımız burada. Herkes Diyarbakır’ın yakasını bıraksın. Diyarbakır’ın yakasından düşsünler. Diyarbakır’ın yakasına ilk önce Mesut Yılmaz yapışmıştı, hatırlayacaksınız, AB’ye giderken oradan gidilir, AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer diye. Mesut Yılmaz Diyarbakır’ın yakasına yapışır da Tayyip Erdoğan geride kalır mı? İlginç o da ikinci Rizeli Diyarbakır’ın yakasına yapışan. Ben de, yine bir Rizeli olarak, Diyarbakır’ın yakasından düşün diyorum, Diyarbakır’ın yakasına yapışanlara.
Değerli arkadaşlarım,
Kerkük için bir şeyler söylemek istiyorum. Kerkük sorunun ne olduğunu herkes çok iyi bilmek durumundadır. Biraz önce söyledim Mesut Barzani Kerkük’teki birkaç bin Türkmen diyerek konuya etnik bir yaklaşım sergilemiştir. Oysa Kerkük sorunu etnik bir sorun değildir. Bunu bir daha söyleyeyim: Kerkük sorunu etnik bir sorun değildir. Kerkük sorunu, birlikte yaşama sorunudur. Ne demek birlikte yaşama sorunu diyebilirsiniz. Maalesef Ortadoğu kentlerinin hemşerileri neredeyse artık birlikte yaşayamıyorlar, birlikte yaşayamamaya başladılar. Yüzlerce yıldır atalarının, dedelerinin, babalarının yaşadıkları kentler, şimdi o kentin sakinlerine hemşerilerine maalesef dar gelmeye başladı. Bağdat’ı paylaşamıyorlar. Bağdat’a yeni gelenleri bıraktılar, Bağdat’ı işgal edenleri bıraktılar, Bağdat’ın sakinleri Sünniler ve Şiiler olarak birbirlerinin boğazına sarılmaya başladılar. Bağdat dar geliyor. Kardeşim buradaydın, yüzlerce yıldır buradaydın, binlerce yıldır buradaydın. Evet işgal var. Niye birleşerek işgalciye karşı çıkmıyorsun da birbirini öldürüyorsun Sunisiyle- Şii’siyle. Çünkü dar geliyor, yaşayamıyorlar. Bağdat’ın sektörlere ayrılması için planlar yapıldığını okuyorum dehşet içinde, üzüntü içinde. Yalnızca Bağdat mı? Beyrut’a bakın. Beyrut da dar geliyor. Beyrut da Hristiyanına, Sünnisine, Şiisine, hepsini sıralamayayım, dar geliyor.
Ortadoğu’yu yakından izlemek istiyorum, izlemeye çalışıyorum. Deniyor ki Kerkük bir modeldir, Kerkük patlamaya hazır durumdadır. Kerkük’te bir patlama olursa Beyrut’ta ve Bağdat’ta yaşananlardan daha ağır sonuçlar ortaya çıkabilecektir. Hatta Kerkük’teki çatışmanın Arap-İsrail çatışmasından daha vahim sonuçlar doğuracağını ileri sürenler var. Bizim bir parçamızdır Irak’ın tümü.. Özellikle Irak’ın kuzeyi, hepsi, ayrım yapmaksızın söylüyorum, hepsi akrabamızdır, yakınımızdır, kardeşimizdir, hısımımızdır, soydaşımızdır, canımızdır, ciğerimizdir. Bunların Arap-İsrail çatışmasını geride bırakacak ölçüde bir çatışmaya girmelerini biz de taşıyamayız. Onun için özen gösteriyorum, onun için önem veriyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Türkiye’nin Irak’a müdahalesine fırsat verilmemeli. Ama sınır en tepeden geçtiği sürece, sınır bugünkü keyfi durumunda olduğu sürece bu müdahale kaçınılmazdır. Yaşadıklarımız kaçınılmaz bir biçimde önümüzdeki günlerde tekrar önümüze gelecektir, tekrar edecektir. Bu Allah’ın emri değil, sınırın o şekilde olması Allah’ın emri değil. Sınırının dağın tepesinden geçmesi bir zorunluluk değil. Sınır değiştirilebilir, sınır çizgisi değiştirilebilir. Bunu oturup tartışmalıyız. Geçilemeyecek, kolay kolay delinemeyecek, her iki tarafça korunabilecek yeni bir sınır çizgisine gereksinmemiz var. Gerekirse yeni kapılara da gereksinmemiz var. Ama asıl önemlisini söyleyeyim. Geçen gün bir köşe yazısında okudum, Ali Allavi’nin önerisi. Irak için bir uluslararası anlaşma önerisinde bulunuyor biraz Lozan’a benzeyen bir şekilde. Herkesin, Irak’taki her kesimin yaşam hakkını, yaşam alanını güvence altına alacağı bir uluslar arası anlaşmanın yapılmasının uygun olacağını ileri sürmekte. Doğrusu ben de bu görüşü doğru bulduğumu ifade etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Konuşmanın sonunda bizim ünlü hikayemize ittifak konunsa dönmek istiyorum. Evet 1001 Gece Masalı ama burada ahlaksız teklif yok. Konuşmamın başında ifade ettiğim gibi 21 Ocak tarihinde toplanan 7. Küçük Kurultayımızda 10 Aralık Hareketi’nin 11 Ocak tarihli açıklamasını ve Alevi-Bektaşi örgütlerinin 17 Ocak tarihli açıklamalarını değerlendirmiştik. Hem 10 Aralık’ın çağrısına hem de Alevi Bektaşi örgütlerinin çağrısına evet demiştik. Daha sonra 24 Şubat tarihinde Parti Meclisi toplantısı yaptık. Parti Meclisi üyelerimize ittifak görüşmelerinde işin sonuna olmasa bile işin sınırına geldiğimizi olumsuz anlamda söylemiştim. Bu iş bitti, bu iş olmayacak dememiz doğru değildir. O zaten bir türlü ağzımdan çıkmıyor. Onun için “işin sonuna geldik demiyorum ama işin sınırına geldik” demiştim. Aslında sözcüklere meraklı olan sayın Küçük Kurultay temsilcileri bana ‘son’la sınır arasında ne fark var?’ sorusunu sorabilirler. Az fark var, sınırla son arası çok dar bir alan, çok kısa bir süre var.
Şimdi o dar alandayız, o dar alana geldik, o kısa sürenin içinde bulunuyoruz. Bu dar alanda bu kısa sürede sizlere ittifak görüşmeleri yaptığımızı söyleyemem ama, sizlere DSP ve 10 Aralık Hareketi’yle ittifak söyleşileri yaptığımızı söyleyebilirim. Umarım ittifak söyleşilerini, ittifak görüşmelerine dönüştürmeden doğrudan doğruya ittifakla sonuçlandırırız. Sizlere çok değişik toplantılarımızda benim gönlümden bir sol ittifakın nasıl bir yapıya dayanması gerektiğini söylediğimi anımsıyorum. Rahmetli Bülent Ecevit’e 16 Mayıs tarihinde yapmış olduğum ziyarette kafamdan geçenleri, gönlümdekileri açmıştım, anlatmıştım; sizlere aktarmıştım. Onu da anımsıyorum. Bunları tekrar etmeyeceğim Aslında öyle gözüküyor ki tam anlamıyla gönlümden geçenler, aklımdan geçenler belki olmayacak; ama inşallah bir ittifak bir biçimde sağlanacak. İttifak için benim, ittifak için bizim, tüm SHP’lilerin bireysel olarak özveride bulunmaya hazır olduğumuzu herkes bilmelidir, ama ittifak için asla siyasi görüşümüzden, ideolojik duruşumuzdan ödün vermeyiz, herkes bunu da bilmelidir. Bireysel özveriye evet; ama siyasetten ve ideolojiden ödüne hayır. Bu vesileyle bir milletvekilinin, Ankara’da katıldığı bir toplantıda, ittifak yapmanızı istiyoruz diyenlere, SHP’nin ittifak için kendilerinden 40-50 milletvekili talebinde bulunduğu şeklindeki açıklamasının yalan olduğunu ifade etmek istiyorum. Asla böyle bir talebimiz olmamıştır. Yani 40-50 milletvekilimiz olmasını çok büyük bir memnuniyetle karşılarım, keşke 40-50 milletvekilimiz olsa. Ama bırakın 40-50 milletvekilini, 4-5 milletvekili bile, 1 milletvekili bile talebimiz olmamıştır. Bunu herkes bilmelidir.
Değerli arkadaşlarım,
İttifakın bireysel değil kurumsal olmasını istiyoruz. İttifakın yalnızca ve yalnızca sol partiler arasında olmasını istiyoruz. Ayrıca Cumhuriyeti savunacak olan bir ittifakın sol kimliğinin çok güçlü olmasını öngörüyoruz. Daha önce de söylemiştim Cumhuriyet soyut sözlerle, soyut sloganlarla, balolarla, danslarla korunamaz. Cumhuriyet şekilde görüldüğü gibi ancak ve yalnız sol değerlerle korunabilir. Sol olmayan bir Cumhuriyetin şovenliğin batağına düşmesinden çok ciddi olarak endişe ederim. Onun için SHP kurumsal birlikteliğin yanı sıra, sol birlikteliğin yanı sıra,o birlikteliğin savunacağı Cumhuriyetçi söylemin de mutlaka sol ilkelere, sol görüşlere, sol yaklaşımlara dayanması gerektiğine inanmaktadır. Ödün vermeyeceğimiz düşüncelerimiz bunlardır. Bu vesileyle bir de teşekkür etmek istiyorum. Bu vesileyle 10 Aralık Hareketi’nin öncüsü olduğunu düşündüğüm sayın Süleyman Çelebi’ye, 10 Aralık Hareketi’nin sözcüsü olduğunu düşündüğüm sayın Profesör Burhan Şenatalar’a, baştan bu yana SHP’yle içine girdikleri dayanışma nedeniyle hepiniz adına ve hepinizin önünde teşekkür ediyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Türkiye’de toplumsal kimlikler üzerinden değil toplumsal sorunlar üzerinden siyaset yapılması gerektiğini baştan bu yana savunuyoruz. Çözümler ortaya konmalıdır diyoruz. Şimdiye kadar iki konudaki çözümümüzü, tarımla ilgili çözümümüzü, Sıfır Yoksulluk adını verdiğimiz projemizde yoksulluk sorunuyla ilgili olarak getirdiğimiz çözümümüzü kamuoyuna açıkladık. Sayın Genel Başkan Yardımcımız Gülcegün bu açıklamaların eşgüdümü sorumluluğunu üstlenmiştir. Bu yayınları o örgütlemektedir, yönlendirmektedir. Huzurunuzda Sıfır Yoksulluk Projesinin kitapçığının grafiğini bize yapmış Burcu Kayalar arkadaşımıza teşekkür ediyorum. Sayın Şener Özşahin’e de çok teşekkür ediyorum.
Değerli arkadaşlarım,
18 milyon insanımız günde 4.5 YTL’lik gelir düzeyinin, günde 2450 kalorilik tüketim düzeyinin altında yaşamlarını sürdürmektedirler. Biz onları 5 yıl içinde, 5 yıl sonunda bu düzeyin üzerine çıkartmak için bu projeyi hazırladık. 18 milyon insanımız yoksul, 909 bin insanımız da aç, açlık sınırında.
Mali-maddi önlemlerimiz var. Eğitimle ilgili düzenlemelerimiz var, istihdam projelerimiz var. Belki istihdam projesinden bir cümleyle söz etmem yararlı olur. Ayda kişi başına 150 YTL’lik bir katkıyla, yılda 1.5 milyon insanın, 9 ay süreyle asgari ücret üzerinden ve sigortalı bir biçimde istihdam edilmeleri bu projeyle sağlanmaktadır. Bunun çok büyük bir önemi var. TOBB’un sayın Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu bir süre önce, Türkiye’de istihdamın sigorta primine, taşımaya ve öğlen yemeğine ya da bir kap yemeğe dayandırıldığını söylemiştir. Sigorta primi, yemek ve taşıma. Bunu söyleyen TOBB’un sayın Başkanı. Bunu eleştirerek dile getiriyor, eleştirerek söylüyor. Biz bu projemizle 1.5 milyon insanımıza 9 ay süreyle ama sigortalı, sigorta priminin ödendiği bir biçimde ve asgari ücret üzerinden bu desteği veriyoruz.
Değerli arkadaşlarım,
Partiler SHP’ye öykünerek hazırlıklar yapmaktalar; açıklamalarda bulunmaktalar. Örneğin biz Sıfır Yoksulluk mu dedik, Sıfır Açlık ifadesini kullanmaktalar. Bizi baştan beri izlememiş olan basın mensupları için söyleyeyim, biz bu projeyi Yoksulluğu Yenmek İçin Acil Plan başlığıyla bundan 4.5 yıl önce 2002 seçimlerinin 1 ay sonrasında Türkiye kamuoyunun bilgisine sunmuştuk. O zaman 3 yıllığına hazırlamıştık. O zaman koşullar biraz daha iyiydi. Ama AKP iktidarında durum o kadar kötüleşti ki; durum o kadar vahimleşti ki şimdi yoksulluk bataklığını kurutmak için 3 yıl yetmiyor, 5 yıla gereksinmemiz var. Sıfır Açlık diyenler bilmiyorum biraz önce size aç yurttaşlarımızın sayısıyla ilgili olarak vermiş olduğum bilgiyi biliyorlar mı? Biraz önce size aç yurttaşlarımızın, açlık sınırının altındaki yurttaşlarımızın sayısının 909 bin olduğunu söylemiştim. Bilmiyorum bu projeyi hazırlayanların gücü ancak 900 bin kişinin sorununu çözmeye mi yetmekte? Olabilir, ama bizim gücümüz 18 milyon insanın sorununu çözmeye yeter.
Değerli arkadaşlarım,
Bugün burada gazete satışı konusu var. Önce Cihan Altınöz arkadaşıma, Ahmet Abakay’a, basın büromuza , sevgili Nusret Doğruak’a, sevgili Bülent Danışoğlu’na çok teşekkür ediyorum. Çok güzel bir gazete hazırladılar. Adı ‘Sol Şerit’. Tavsiye ederim, satın alın. Aslında bu toplantı sizin bireysel olarak gazete satın almanız için değil de, kitlesel olarak gazete dağıtmanız için örgütlenmiş bir toplantı. Siyasi partiler seçim hazırlığına girdiler. Gazete haberlerine bakılırsa kimi 2 milyar doları almış bir kenara koymuş, kimi arabasını değiştirmiş yeni bir Mercedes çekmiş. Bildiğimiz bilmediğimiz.çok sayıda partinin kaynakları yavaş yavaş gazete ilanları şeklinde, bilboardlar şeklinde önümüze gelmekte.
Finansman sorunumuz var, bunu çözmek zorundayız. Bu toplantının amacı budur. Hiç kuşkusuz hazır bir araya gelmişken Türkiye’nin önünde duran, gündeminde bulunan konularla ilgili olarak düşüncelerinizi söyleyeceksiniz, önerilerinizi dile getireceksiniz. Ama 8. Küçük Kurultay’ın asıl gündemi budur. 500 bin adet gazete hazırladık, 1 YTL’ye bu gazete satılacak. Bu gazetelerin tümü satılacak. Eve gireceksiniz, işyerine gideceksiniz, okul kapısında, kent meydanında gazete satacaksınız. Ben de bunu yapacağım. Bu kaynağı mutlaka elde edeceğiz. 500 milyar Türk Liralık bir kaynak yaratacağız. Adana 25 bin satacak. Sabahattin Bey geçen toplantıda çok güzel bir giysiyle söz almıştı, kürsüye çıkmıştı. Ondan etkilendik, arkadaşlarımız ona benzer bir giysi hazırladılar. Giyinip kuşanıp o giysiyle sokaklara çıkacağız. Satışı yapacağız. Mersin 20 bin. Ankara 75 bin.
Lenin Sovyet Devriminden sonraki tartışmalardan çok yorulmuş. Devrimle ilgili düşüncelerini herkes çok yetkin bir biçimde dile getirmekteymiş, sabah toplanıyorlar herkes devrimin faziletlerini anlatıyor, akşam bir araya geliyorlar yine herkes devrime olan sevgilerini, bağlılıklarını dile getiriyor. Ama ekonomi tıkanmış, Lenin dayanamamış, demiş ki ‘sosyalizm elektirikasyondur. Elektrik üreteceksiniz’. Sosyalist misiniz? Sosyalizmden mi yanasınız? Devrimi seviyor musunuz? Lafı bırakın elektrik üretin demiş. Ben de SHP’nin Genel Başkanı olarak size bunu söylüyorum. Gazete satın. En iyi SHP’li en çok gazeteyi satan SHP’lidir.
Hepinize teşekkür ediyorum,
başarılar diliyorum.