Genel Başkan Murat Karayalçın’ın, 10 Nisan 2007 tarihli Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı açılış konuşması:
Türkiye’nin gündeminde birkaç gündür Kuzey Irak Özerk Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin açıklamaları bulunmaktadır. Bu açıklamalar nedeniyle Mesut Barzani’yi kınıyorum. Mesut Barzani’nin açıklamalarına ilişkin görüşlerimi sizlerle paylaşmadan önce 10 Mart tarihinde, yani bundan 1 ay önce Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Diyarbakır’da, Jandarma Genel Komutanı Işık Koşaner ve 2. ve 3. ordu komutanlarıyla birlikte yapmış olduğu bir basın toplantısına göndermede bulunmak istiyorum. O basın toplantısında Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un dedikleriyle bugün tartıştığımız konular arasında bağlantılar olduğu düşüncesindeyim. Kara Kuvvetleri Komutanı açıklamasında şu cümleyi kullanmıştı: ‘Askeri ihtiyaçlar gerektirdiği zaman Anayasa ve yasalar ile uluslararası hukuk çerçevesinde Türkiye Irak’ın kuzeyindeki, bölücü terör örgütüne karşı uygun gördüğü tedbirleri her zaman alabilir. Yalnızca bu değil. O basın toplantısında Kara Kuvvetleri Komutanı’nın yapmış olduğu öteki açıklamalar, ayrıca bu açıklama da, yorumcular tarafından birkaç madde halinde değerlendirildi. Şimdi size o değerlendirmeleri sunmak istiyorum. Kara Kuvvetleri Komutanı o açıklamasıyla PKK ile Barzani’yi aynı kefeye koymamaktadır. O açıklamadan çıkarılan birinci sonuç buydu. İkincisi, o açıklamada bir tür çağrı yapılarak, Barzani’ye kendi çıkarının Türkiye’yle işbirliğinden geçtiği anımsatılmıştır. O basın toplantısında Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ bundan 84 yıl önce İsmet Paşa’nın Lozan müzakereleri sırasında yapmış olduğu bir değerlendirmeyi aktarıyordu. İsmet Paşa’nın Lozan görüşmeleri sırasında, bundan 84 yıl önce, şöyle bir değerlendirmesi olmuştu: ‘Irak’ın güvenliği bakımından en iyi garanti, Irak’ta iktidar kimin elinde olursa olsun, Türkiye’nin dostluğunu kazanmaktır.’ İsmet Paşa’nın açıklaması budur. Basın toplantısından çıkarılan bir üçüncü sonuç PKK ile mücadelede sınır ötesi harekatın süreli ve hedefli olmasıdır. Dördüncü sonuç, Kerkük sorununun çözümünün diplomasiye bırakılmasıdır.
Mesut Barzani’nin açıklamasını televizyon kanallarında hepimiz dinledik. Artık açıklamayı görelim de ona göre değerlendirelim denilemez. Ben açıklamadan Mesut Barzani’nin Türkiye’nin dostluğunu istemediği sonucunu çıkarıyorum. Ayrıca Barzani’nin açıklamasını Kerkük’le bağlantılı olarak da değerlendirmek istiyorum. Barzani bana göre Kerkük sorununun özünü, esasını kavrayamamıştır. Barzani Kerkük sorununu etnik bir sorun olarak ele almaktadır, oysa Kerkük sorunu, birlikte yaşama sorunudur. Kerkük sorunu etnik bir sorun değildir. Altını çiziyorum, tekrar ediyorum: Kerkük sorunu birlikte yaşama sorunudur. Maalesef emperyalist güçlerin tahrikiyle, dış güçlerin tahrikiyle Ortadoğu kentleri hemşerilerine dar gelmeye başlamıştır. O kentlerde yaşayan insanlar kentlerini maalesef paylaşamamaktadırlar. Alın Bağdat örneğini, alın Beyrut örneğini. Bağdat o kentin yerlisi olan Sünnilere, Şiilere dar gelmeye başlamıştır. Beyrut o kentin hemşerisi olan Sünnilere, Şiilere, Hıristiyanlara dar gelmeye başlamıştır. Sorun budur. Ortadoğu kentlerinde o nedenle birlikte yaşama sorunu ile karşı karşıya bulunmaktayız. Kerkük ne olacak? Şimdi tartışılan bu. Kerkük’teki Kürtler, Türkmenler, Araplar, Süryaniler ve bizim yakınlarımız olan başka etnik kökten gelenler birlikte yaşayacaklar mı, yaşayamayacaklar mı? Kerkük sorunu birlikte yaşama sorunudur. Ortadoğu’daki gelişmeleri yorumlayanlar Kerkük’te çıkması olası bir çatışmanın Bağdat’takinden, Beyrut’takinden hatta Arap-İsrail çatışmasından daha vahim sonuçlar doğurabileceğini ileri sürmektedirler.
Mesut Barzani’nin Türkiye’nin Kerkük’le ilgili düşüncelerini dışardan müdahale şeklinde yorumlamasını hayretle karşılıyorum. 1991’de Kürt kardeşlerimize kucağımızı açtığımızda, sınırlarımızı açtığımızda dışardan müdahale söz konusu değildi; çekiçgüç sırasında Saddam yönetiminin Kürt kardeşlerimize yapması olası saldırılarının önlenmesi için Türkiye’nin etkinlikleri dış müdahale değildi; Amerika’nın, İngiltere’nin binlerce km. öteden, uzaktan gelmeleri dış müdahale değildi; ama Türkiye’nin Kerkük’le ilgili düşüncelerini seslendirmesi, kendi güvenliği için Irak’ın kuzeyinde önlemlerin alınmasını talep etmesi dış müdahale olursa böyle bir şey kabul edilemez. Bunları reddediyorum. Ama bireysel olarak bir öneride bulunacağım. Madem ki Türkiye’nin Kerkük’le ilgili düşünceleri dış müdahale olarak görülmektedir, madem ki Kerkük Irak’ın iç işidir, iç sorunudur, o zaman Irak Hükümeti’ne Kerkük’le ilgili referandumun yalnızca Kerkük’te yaşayanlar arasında değil, tüm Irak halkı arasında yapılmasını öneriyorum. Referanduma tüm Irak halkı katılsın.
Son olarak Diyarbakır kentimizin bir dış değerlendirmeyle ilişkilendirilmesinden duyduğum üzüntüyü burada seslendirmek istiyorum. Diyarbakır kentini bir dış gelişmeyle ilk kez dönemin Başbakanı sayın Mesut Yılmaz ilişkilendirmişti. AB bağlamında Diyarbakır’ı ele almıştı. Ardından sayın Recep Tayip Erdoğan Diyarbakır kentimizi Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında değerlendirdi, Diyarbakır kentimizin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında bir merkez olarak görülmesi gerektiğini ileri sürdü. Şimdi de dışarıdan bir değerlendirme yapılıyor, Kerkük’le ilgili bir müdahale olursa biz de Diyarbakır’a müdahale ederiz anlamına gelecek bir ifade kullanılıyor. Herkes elini, eteğini Diyarbakır’dan çeksin. Herkes Diyarbakır’ın yakasından düşsün. Diyarbakır özbeöz Türkiye kentidir. Diyarbakır bizim kentimizdir. Diyarbakır’ın sorunları bizim, hepimizin, geri kalan 80 ilin, 80 ilde yaşayan insanların sorunudur.
Terör mevsimi maalesef yine başladı. Terör üç gün içinde 10 evladımızın canını aldı. Çocuklarımızı rahmetle anıyorum, şükranla anıyorum. Ulusumuza başsağlığı diliyorum. Bu gelişmelerin ardından Türkiye dün Irak Devleti’ne ültimatom niteliğinde bir nota verdi. Hatta kimi gazeteler teknik olarak doğru olmasa bile bu notayı son ültimatom diye adlandırdılar. Aynı gün Irak Devleti Türkiye’nin ültimatomundaki ya da notasındaki taleplerini en üst düzeyde kabul ettiğini açıkladı. Irak Cumhurbaşkanı sayın Celal Talabani sayın Erdoğan’ı arayarak ‘ortak bir planla Irak’ın terör örgütüne karşı savaşa hazır olduğunu’ söyledi. Bu bir gazete duyumu değildir. Bu T.C. Devleti Başbakanlığı tarafından yapılmış olan bir açıklamadır. Bu diplomasi tarihinde çok kolay görülen bir olay değildir. Bir ültimatom niteliğinde nota veriyorsunuz, aynı gün sizi en üst düzeyde arıyorlar, sizin notanızdaki istemlerinizi kabul ettiklerini söylüyorlar. Ben ilgili bütün örgütlerimizin, birimlerimizin, Bakanlıklarımızın, kuruluşlarımızın teröre karşı ortak bir planın ne olması gerektiği konusunda hazırlıklarını yapıp tamamlamış olduklarına inanıyorum, Türkiye’nin elinde bir ortak eylem planının bulunması gerektiğini düşünüyorum. Yani Türkiye’nin bundan sonra, madem ki istemimiz kabul edildi, bir ortak plan çerçevesi hazırlayayım, bunun için çalışmalara başlayayım dememesi gerekir. Türkiye bu bağlamda hazırlıklarını yapmış, bitirmiş olmalıdır. Bugünü, 10 Nisan tarihini, bu bağlamda bir başlangıç günü olarak alıyorum. Türkiye hazırsa, Türkiye istemlerini ültimatom niteliğinde bir notayla Irak’a aktarmışsa Irak’ın Cumhurbaşkanı en üst düzeyde bunu kabul etmişse, ortak savaşa hazırız ifadesini kullanmışsa bugün, bir dönüm günüdür. 10 Nisan tarihi o nedenle çok büyük bir önem taşımaktadır. Halkımız adına, yurdumuz adına, askerlerimiz adına, asker ailelerimiz adına SHP olarak bu gelişmeleri izleyeceğiz. Ortaya çıkmış olan bu fırsatın demeç furyası arasında kayıp gitmesine, kaybolmasına izin vermeyeceğiz.
Bir konuya daha değineceğim. Türkiye beklendiği gibi çok yoğun bir biçimde Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunu tartışmaktadır. Eylemler yapılmaktadır, eylemlere hazırlanılmaktadır, demeçler verilmektedir, bilimsel toplantılarda konu ele alınmakta, değerlendirilmektedir.
Anayasamızın 103. maddesi, bu arada Anayasa’nın ruhu, Cumhurbaşkanı’nın tarafsız olmasını öngörmektedir. Halkımızın istemi de bu doğrultudadır. Halkımız da tarafsız olduğuna inandığı, inanacağı bir Cumhurbaşkanı’nı arzulamaktadır. Ancak Anayasanın Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığını öngören 103’ncü maddesiyle, Anayasanın Cumhurbaşkanı’nın seçim yöntemini belirleyen 102.maddesi arasında bir çelişki bulunmaktadır. Buna göre 102. maddeyle seçilecek Cumhurbaşkanı’nın tarafsız olması çok olanaklı gözükmemektedir. Çünkü Anayasa’nın 102. maddesine göre Cumhurbaşkanı’nı seçecek güç, bugün itibariyle fiilen Cumhurbaşkanı adayıdır. Böyle çelişki olmaz. Bu Anayasa’yla tarafsız birinin Cumhurbaşkanı seçilmesi ancak rastlantıdır. Bu Anayasa tarafsız Cumhurbaşkanı seçilmesini öngördüğü halde taraflı bir Cumhurbaşkanı’nın seçimini getirecek bir işleyişi 102. maddesiyle öngörmektedir. SHP 2006 yılında tarafsız bir Cumhurbaşkanı’nın seçilmesi için iki turlu bir seçimle Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini öngören bir kampanyayı başlatmıştır. Üzerine düşeni sokağa çıkarak, meydanlarda imza toplayarak SHP yapmıştır, sorumluluğunun gereğini yerine getirmiştir. DSP’nin bu konudaki düşüncesi SHP’den farklıdır; ama DSP de sokağa çıkarak, meydanlara çıkarak kendi düşüncesini seslendirmiştir, kendi açsısından yapması gerekeni yapmıştır. SHP kendi açısından yapması gerekeni yapmıştır. Maalesef bunu tüm siyasi partiler için söylemek olanaklı değildir.