MYK Üyesi Şener Özşahin tarafından hazırlanan İktisadi Gelişmeler Raporu
İKTİSADİ GELİŞMELER RAPORU
(Nisan 2008)
Küresel Gelişmeler
ABD’de 2007 yılında finans sektöründe patlak veren küresel kriz, aşırı fiyatlandırılmış konutlar için bankalar ve finans kurumlarınca sağlanan yüksek riskli ‘mortgage’ kredilerinin geri ödemelerinde yaşanılan büyük çapta aksamalarla ortaya çıkmıştır.
Bu kredilerin bir bölümü doğrudan ABD bankaları ile karşılanırken, bir bölümü de ABD bankalarının aracılığıyla bazı Avrupa bankalarınca karşılanmıştır. Böylece Avrupa’da da bazı bankalar yüksek riske ortak olmuşlardır. Ayrıca bu tip kredi alacaklarının bir bölümü bazı mali sigorta şirketlerince sigortalanmıştır. Ancak, en önemlisi Merrill Lynch gibi kimi uluslararası finans kuruluşları ve özel “bağımsız varlık” yada yatırım fonları bu alacaklara dayalı olarak türevsel yeni enstrümanlar (hedging, carry trade vb.) oluşturmuş, deyim yerindeyse bir koyundan bir kaç post çıkartarak mevcut risk hacmini bir kaç kat büyütmüşlerdir. IMF bundan böyle bu tür fonları izleme/gözetim kararı almıştır.
ABD’nin son yıllarda artmış olan dış ticaret ve bütçe açıkları da ekonominin bir yavaşlama sürecine girmesinde ayrıca etkili olmuştur.
Kriz özü itibarıyla küresel kapitalist sistemin bilinen zaafları ile uluslararası finans piyasalarındaki çarpıklıkların getirdiği şişkinliğin sonucudur.
Kriz kapsamında geri dönmeyen alacaklardan doğan ve doğacak toplam zararlar başlarda 450-600 milyar Dolar aralığında tahmin edilirken IMF, Küresel Mali İstikrar Raporu’nda söz konusu zararların 1 trilyon Dolara yaklaşacağı tahminine yer vermiştir. Nisan 2008 başında ‘mortgage’ kriziyle ilgili olarak sadece bankalar için açıklanan zararların toplamı 150 milyar dolar düzeyindedir. Bunlara başka bankalarla birlikte, mali sigorta şirketleri, özel bağımsız varlık fonları ve muhtemelen konut sektöründeki bazı yapımcı firmalar eklenebilir. Bir başka deyişle ABD ve AB/Euro bölgesinde bu zararların devamı söz konusudur. Peş peşe açıklanan ciddi zararlara karşılık kriz kapsamında bugüne kadar büyük iflasların olmaması bir şans olarak görülebilir.
Öte yandan ABD Merkez Bankası “Federal Rezerve Bank” geçen yıldan bu yana krize karşı sürekli olarak faiz indirimleri gerçekleştirmiş, ilgili diğer devletlerin merkez bankalarıyla ortak biçimde likiditeyi artırıcı önlemlere gitmiştir. ABD hükümeti bazı banka ve firmalara devlet olarak yardım elini uzatmaktadır. Buna ek olarak ABD hükümeti yaklaşık 150 milyar Dolarlık bir sosyal yardım paketi ile krizin reel sektörde derinleşmesinin önüne geçmeye, ekonomiyi canlandırmaya çalışmaktadır. Nisan ayının ilk yarısında Washington’da toplanan G-7 yetkilileri de küresel krize karşı ortak bir önlemler planı üzerinde anlaşmışlardır.
Liberalizmin ödünsüz savunucusu ve dünya önderi ABD’de devletin ekonomiye müdahalesi noktasına gelinmiş olması ibret vericidir.
ABD’de halen konut fiyatlarının büyük oranda normal düzeylerine indiği bildirilmektedir. İngiltere’de de banka kurtarma ve para arzını artırma operasyonlarına başvurulmuş ve ‘mortgage’ kredileri durdurulmuştur. AB’de ise ABD’de olduğu gibi faiz indirimlerine gidilmemiş, enflasyon korkusu büyümenin yavaşlamasına üstün gelmiştir. Bu kararlarda ABD’deki krizin Avro bölgesindeki iktisadi büyümeye muhtemelen kısmen yansıyacağı öngörüsü de etkili olmuş olabilir. ABD’de kriz, alınmış ve alınmakta olan önlemlerle önemli ölçüde kontrol altına girmiş görünmekle birlikte henüz aşılmamıştır. Öte yandan krizin Avrupa’ya ve 3. ülkelere görece sönümlenmiş de olsa olumsuz etkileri olacaktır. Bu etkilerin bir bölümü uluslararası kredi bulma zorluğu, bir bölümü de dış ticaret hacminde ve büyüme oranlarında azalma şeklinde olacaktır.
2008 yılında ABD ekonomisinde yılın ilk yarısında resesyon, ikinci yarısında az da olsa bir miktar toparlanma beklenmektedir. Ancak toparlanma konusunda iyimser olmayan analizler de mevcuttur. OECD’ye göre ABD’de 2008’in ilk yarısında büyüme oranı % -0,5 ile +0,1 aralığında beklenmektedir. IMF’nin son tahminine göre ABD ekonomisindeki büyüme 2008’de % 0,5, 2009’da % 0,9 oranlarında kalacaktır. Buna karşılık enflasyon artacaktır. AB’de ise IMF tahminine göre ortalama büyüme 2008’de % 1,4, 2009’da % 1,2 oranlarında gerçekleşebilecektir. Avrupa Merkez Bankasının bu yıl için enflasyon beklentisi % 3’ün üzerindedir. Gerek ABD’de, gerek AB’de gerekse diğer birçok gelişen pazar ekonomilerinde aşırı yükselen petrol fiyatları ve enerji maliyetleri küresel enflasyon beklentilerini arttırmaktadır. Son zamanlarda buna buğday, pirinç ve bitkisel yağ gibi depolanabilir temel gıda maddelerindeki küresel fiyat artışları da eklenmiştir. Diğer yandan Asya’da Çin’in artan enflasyonla birlikte bu yıl % 8,5-10 büyüyeceği öngörülmektedir. Dünyanın iktisadi büyümesinin lokomotifliğini yapan Çin ve Hindistan, büyük bir depresyon olasılığına karşı sistemin bir ölçüde kurtarıcısı konumuna gelmişlerdir. Bununla beraber, bu ülkelerin ABD ve AB’ye ihracatları bu yıl ve 2009’da bir miktar azalabilir. Diğer taraftan dolardaki değer kaybı ABD dış ticaret açığına olumlu etki yapacaktır.
Türkiye’de İktisadi Durum
Türkiye ekonomisi 2007 yılının 2. yarısında sorunlu bir döneme girmiş, özellikle yılın son çeyreğinde iktisadi göstergelerde belirgin bir kötüye gidiş izlenmeye başlanmıştır. Ulusal gelir ve iç talep artışı büyük ölçüde gerilemiş, cari işlemler açığı çok riskli düzeylere tırmanmış, işsizlik ve borçlanmalar artmış, devlet bütçesinde kaynak yetersizlikleri gündeme gelmeye başlamış ve ortalama tasarruf eğilimi büyük oranda düşmüştür. Öte yandan enflasyon da yeniden artış eğilimine girmiştir.
Bu olumsuz tablonun oluşmasında yada kaynağında ABD’de başlayan mali krizin herhangi bir etkisi yoktur. Çünkü 2008 yılına kadar Türkiye’ye doğrudan veya portföy yatırımı şeklindeki yabancı sermaye girişleri yoğun şekilde sürmüş, toplu çıkışlar olmamıştır. Buna ek olarak ihracatımız sürekli büyümüştür. Yani Türk mal ve hizmetlerine dış talepte bir daralma olmamıştır. Sermaye ve ara malı ithalat koşullarında da olumsuzluk yaşanmamıştır. 2006’nın ilk yarısında yaşanan tek dış şok ise döviz kurunda çok kısa süreli bir dalgalanma yaratmış, ekonomiye mali ve reel etkileri ihmal edilebilir boyutta kalmıştır.
Dolayısıyla Türkiye 2007 yılında esasen kendi iktisadi kriziyle yüzleşmeye başlamıştır. Bu sıkıntılar 2001 krizinden sonra IMF gözetiminde uygulanmaya başlanılan makro modelden kaynaklanmaktadır. Bu model kapsamında yoğun dış varlık satışları, sıcak para girişleri ve borçlanma ile görünürde gelir ve ihracat artışları sağlanmış, ancak yaratılan ek gelir geniş toplum kesimlerine mal edilememiştir. Yaratılan gelirin büyük bölümü dış alacaklılara, dış transferlere, yabancı spekülatörlere ve içerdeki büyük sermaye sahiplerine gitmiştir. Yabancılara satılan işletmeler kapsamında dışarıya gidecek gelir transferleri bundan böyle daha da artacaktır. Model sosyal devleti eritmiş, gelir dağılımındaki aşırı bozulmayı iyileştirmemiş, işsizliği, yoksulluğu arttırmış, buna karşılık riskleri biriktirerek ertelemiştir. Dolayısıyla 2007’de “deniz bitmeye” başlamış, iç talep ve iktisadi büyüme durma noktasına gelmiştir. İhracat artışları ise azalan katma değer ve kar marjları pahasına sağlanmış, bu alanda işgücüne dayalı prodüktivite artışlarının sınırına dayanılmıştır. Prodüktivite artışı reel ücretlere yansıtılmazken, işsizlik artmıştır.
Bilindiği gibi iktisadi büyüme yatırımla, yatırım da tasarrufla olur. Ancak, Türkiye’de 6 yıldır uygulanan iktisadi politikalar sonucunda ortalama tasarruf eğilimi 2002-2004 yıllarında % 16,8 oranında iken bu oran 2005’ten itibaren % 10’lara düşmüştür. Bu düşüş halkın çok büyük bölümünün gelirlerinin yetersiz olması, tasarruf edememesinden kaynaklanmaktadır. TÜSİAD ve Merkez Bankasının birlikte yaptığı ve Mart 2008’de yayımlanan Hanehalkı çalışmasının sonuçlarına göre nüfusumuzun % 20’lik en alt iki gelir grubunda tasarruf eğilimi eksidir, yani bu insanlarımız borçla yaşamaktadır. Daha üst gruplarda ise bu oran çok azalmıştır. Bireysel kredi borcunu ödeyemeyenlerin sayısı 2006’da 17.885 iken 2007’de % 203 artarak 54.251 olmuştur. Bu sayı 2008’in sadece Ocak ayında 25.420’ye ulaşmıştır. Kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı da 2006’da 166.653 iken, 2007’de 266.472 olmuştur. Artış oranı % 60’dır. Yukarda sözü edilen Hanehalkı çalışması Kamu yardımlarına muhtaçlığın giderek arttığını ortaya koymaktadır. Diğer taraftan kamu yatırımları geçmiş yıllarda olduğu gibi 2007 yılında da 28,3 milyar Dolar (33,4 milyar YTL) gibi çok düşük bir düzeyde kalmış, 2008 yılı içinse bu miktarın da gerisinde 24,2 milyar Dolar olarak programa alınmıştır. Dolayısıyla özel ve kamusal kesimlerde yeterli bir büyüme sağlayacak yatırım gerçekleştirme imkanı kalmamıştır ve Türkiye’nin büyümesi için giderek daha çok doğrudan fiziksel yatırım yapacak yabancı sermayeye ve borçlanmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
GSYH/GSMH : GSYH’daki büyümenin ciddi oranda gerileme sürecine girdiği 3. çeyrekte kaydedilen % 3,4 oranıyla belli olmuştur. 2007 yılı büyüme hedefi olan % 5’e ulaşılamayacağı anlaşıldıktan sonra, 2007 yılında gerçekleşen nihai GSYH büyüme oranı açıklanmadan önce TÜİK, “AB ile uyum gereği”nden hareketle, 1987 yerine 1998 yılını baz alan ve daha önce katma değer kapsamında tanımlanmayan bazı faaliyet sonuçlarını ve kayıt dışını içeren yeni bir ulusal gelir hesaplama sistemine geçtiğini açıklamıştır. Yeni sistemle GSYH rakamları kağıt üzerinde büyük ölçüde artmıştır. Bununla sadece 2006 yılı GSYH’nda % 31,6 oranında bir artış sağlanmıştır. Öte yandan 2002-2007 döneminde GSYH’da Dolar cinsinden kaydedilen artışların yaklaşık % 20’sinin TL/YTL’nın Dolar karşısında aşırı değerlenmesinden kaynaklandığı da unutulmamalıdır.
Bu yılın Nisan ayında TÜİK’in yeni hesaplama serisi üzerinden açıkladığı sonuçlara göre 2007 sonunda GSYH % 4,5 büyüyerek 658,8 milyar Dolar olmuştur. Dolayısıyla yeni hesap serisiyle dahi GSYH’daki büyüme hedefin altında kalmıştır. Eski hesap serisiyle büyüme oranı % 3,8’dir. Türkiye’nin GSYH’sı yıllık büyüme oranı 2004 yılından bu yana her yıl istisnasız gerileyerek bu noktaya gelmiştir.
2007 yılında TÜİK tarafından ayrıca yapılan bir düzeltme sonucunda Türkiye nüfusu daha önceki kayıtlara göre azalmıştır. Öte yandan, gerek ulusal gelir hesaplama yönteminde, gerekse nüfusta yapılan değişikliklerle 2007 yılı sonu itibarıyla kişi başına düşen ulusal gelir 9.333 Dolara yükselmiştir. Bu değişiklikler sonucunda GSYH büyüklükleri itibarıyla Türkiye dünya sıralamasında 17., kişi başına ulusal gelir büyüklüğü bakımından ise 54. sıradadır.
2007 yılında en hızlı büyüyen sektörler finans/bankacılık ile taşınmaz kiralama işleri olmuştur. Tarım sektöründe ise % 7,3 gibi büyük oranlı bir küçülme kaydedilmiştir. Bunun nedenleri, hükümetin politikalarında tarımı ihmal etmesi, bu sektöre yeterli destek sağlamaması ve geçen yıl yaşanılan kuraklıktır. Geçen yıl tarıma bütçeden ayrılan destek tutarı 5,5 milyar YTL iken bu yılki destek tutarı sadece 5,4 milyar YTL’nda kalmıştır. Ortalama % 5,5-5 oranlarında büyüyen İmalat, inşaat, madencilik vb. sektörlerdeki büyüme hızları da önemli ölçüde gerilemiştir.
Bulunduğumuz noktada, değiştirilen ulusal gelir ve üretim büyüklüklerine göre 2008 yılı programı hedef ve büyüklüklerinin ivedilikle güncellenmesi gereği vardır.
Merkezi Yönetim Bütçesi: 2007 Merkezi Yönetim Bütçesi gerçekleşmeleri ile 2008 Merkezi Yönetim Bütçesi hedefleri ve Şubat ayı gerçekleşmeleri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:
MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE GERÇEKLEŞMELERİ (milyon YTL)
2007 2008 Artış (%)_____ Yıllık Şubat Yıllık Şubat_________Şubat_______ Gerç. Gerç % Hedef Gerç. %___ Bütçe 203.501 15.314 7,5 222.553 16.608 7,5 8,5 Giderleri Faiz dışı Gid. 154.769 10.347 6.7 166.553 11.893 7,1 14,9 Faiz Gid. 48.732 4.967 10,2 56.000 4.714 8,4 - 5,1 Bütçe 189.617 13.236 7,0 204.556 17.628 8,6 33,2 Gelirleri Bütçe -13.883 -2.077 15,0 -17.997 1.021 -5,7 149,1 Dengesi Faiz dışı 34.848 2.890 8,3 38.003 5.735 15,1 98,5 Denge Kaynak: Maliye Bakanlığı
Şubat ayında fazla verdiği görülen 2008 Merkezi Yönetim Bütçesinin yenilenen ulusal gelir hesaplamasına göre aynen 2008 yılı programı gibi güncellenmesi gerekir. Çünkü bütçe giderleri değilse bile bütçe gelirleri, özellikle vergi gelirleri ulusal gelir artışı ve büyüklüklerinden bağımsız kabul edilemez. Başka bir deyişle ulusal gelirin vergi gelirlerini belirlememesi düşünülemez. Ulusal gelir artmışsa toplanacak vergi gelirlerinin de daha yüksek olması gerekecektir. Bu, bütçe performansı açısından önemlidir.
Dış ticaret ve Ödemeler Dengesi: 2007 yılında ihracat toplamı 107,1 milyar dolara ulaşmıştır. Bu bir önceki yıla göre % 25,1 oranında bir artışı ifade etmektedir. İhracatın % 56,4’ü AB ülkelerine, % 66,5’i AB ve diğer Avrupa ülkelerine, % 4.2’si ise Kuzey Amerika ülkelerine yapılmıştır. AB ülkelerine ihracatımız bir önceki yıla göre % 26,1 oranında artmıştır. Değer bakımından motorlu taşıt araçları ihracatta başı çekmektedir.
2007 ithalatı ise 170 milyar dolardır. Toplam ithalat içinde AB ülkelerinin payı % 40,4, tüm Avrupa ülkelerinin payı % 60,5 iken Kuzey Amerika ülkelerinin payı % 5,3, Asya ülkelerinin payı ise % 27,2’dir.
Diğer taraftan Cari İşlemler Dengesi açığı bir önceki yıla göre % 18 artarak 2007 sonunda 38 milyar Dolara yükselmiştir. Ancak, yeniden hesaplanan ulusal gelire göre cari açığın oranı küçülmüştür (%5,7).
Dış ve İç Borç Stokları: 2007 sonu itibarıyla Türkiye’nin toplam dış borç stoku 247,2 milyar Dolara ulaşmıştır. Bunun 158 milyar Doları özel sektöre, 73,4 milyar Doları kamuya ve 15,8 milyar Doları da Merkez Bankasına aittir. Merkezi kamu yönetiminin toplam iç borç stoku ise 2007 sonunda 262 milyar YTL düzeyine çıkmıştır. Bununla beraber, ulusal gelirin yeni hesaplama yöntemiyle önemli ölçüde artmış olması sonucunda dış ve iç borçların ulusal gelire oranları küçülmüştür. Buna göre dış borçların ulusal gelire oranı % 37,5 (kamu payının oranı TCMB ile birlikte %13,5), iç borç toplamının ulusal gelire oranı %30,6 olmuştur.
Enflasyon: 2007 yılı toplam TÜFE artışı % 8,4’e ulaşarak % 4 oranındaki hedefin 2 katının üstüne çıkmıştır. Mart 2008’de ise TÜFE 3 ay sonunda % 3,05 oranında bir artış göstermiş, böylece henüz ilk 3 ayın sonunda yıllık % 4 hedefine çok yaklaşmıştır. ÜFE’deki artış ise sadece Mart ayında %3,17’dir. 2008’in ilk 3 ayının sonunda yıllık bazda TÜFE % 9,15’e, ÜFE % 10,50’ye çıkmıştır. Kaldı ki TÜFE ölçümünde yer alan mal ve hizmetler ile bunların ağırlıkları, ortalama vatandaşın bütçe ve harcamalarının ortaya koyduğu realiteye göre enflasyonu olduğundan daha düşük göstermektedir. İç talepteki durgunluğa rağmen kaydedilen bu fiyat artışları stagflasyonun, yani durgunluk içinde enflasyonunun habercisidir.
İşsizlik: Türkiye’de 6 yıldır hüküm süren ve sosyal bir felaket halini alan işsizlik yüksek düzeyini korumaktadır. TÜİK tarafından işsizlik 2007 yılı için 2006 yılında olduğu gibi % 9,9 olarak hesaplanmıştır. 2007 yılı Aralık ayı verilerine bakıldığında ise işsiz sayısının 2 milyon 443 bin kişiyi bulduğu görülmektedir. Bu % 10,6 oranında bir işsizlik anlamına gelmektedir. Kırsal kesimde işsizlik mevsim ve göç nedeniyle % 8,1 gibi düşük oranda kalmıştır. Genç nüfustaki işsizlik oranı % 20,6’dır. Bu oran çok yüksek bir orandır ve 2006’nın da biraz üstündedir.
Küresel Krizin Etkileri: Türkiye ekonomisinde 2008 yılı başından itibaren küresel mali krizin etkilerinin de hissedileceği bir sürece girilmiştir. ABD’de başlayan küresel krizin temel olarak; (1) sermaye (finans-kapital) hareketleri, (2) dış ticaret
yoluyla para-kredi piyasalarında ve reel ekonomi üzerinde değişen ölçülerde olumsuz etkileri olacaktır.
Sermaye hareketleri etkisi küreseldir ve ekonomimiz üzerindeki sonuçlarının dış ticaret ve reel iktisadi gelişmelere göre daha erken görülmesi doğaldır. Ancak bu durum, bu etkilerin tek bir şok dalga şeklinde kısa süreli olduğu anlamına gelmez. Krizin mali etkileri menkul değerler borsalarında spekülatif dalgalanmalar, doğrudan veya portföy şeklindeki (sıcak para) dış sermaye girişlerinde azalma, içeride mevcut dış sermayeden dışa kaçışlar ve dış kredi bulma koşullarının zorlaşması şeklinde olmaktadır. Nitekim, 2008 yılının hemen başında küresel kriz bu yönüyle kendisini ülkemizde göstermeye başlamış, doların karşılığı keskin dalgalanmalar sonucunda ilk aşamada 1,30 YTL düzeyine tırmanmıştır. Buna paralel olarak İMKB endeksleri de bir dalgalanma sürecine girerek bir miktar değer kaybetmiştir. Bunun nedeni ekonomiye ilişkin risk algılamasının olumsuz yönde değişmesi ve buna bağlı olarak dış sermaye girişlerinin azalmaya, mevcut dış sermayenin bir bölümünün de yurt dışına çıkmaya başlamış olmasıdır.
2007 yılının ilk 2 ayında 7,4 milyar Dolar tutarında doğrudan yabancı sermaye girişi olmuşken, bu yılın ilk 2 ayındaki doğrudan yabancı sermaye girişi 1,1 milyar Dolarda kalmıştır (ANKA ajansı) Buna karşılık 2008’in ilk 3 ayında İMKB’deki yabancıların mülkiyetindeki hisse senetleri toplam 22,9 milyar Dolar, Devlet İç Borçlanma Senetleri toplam 3,3 milyar Dolar azalmıştır (ANKA Ajansı). Buna göre yabancılara ait portföy sermayesinde ilk 3 ayda 26,2 milyar Dolarlık bir küçülme meydana gelmiştir Standard & Poors’un, IMF ile stand-by anlaşmasının sona ereceği 10 Mayıs 2008 tarihinden hemen önce ve bazı kritik siyasi gelişmeler paralelinde Türkiye’nin risk görünümünü durağandan negatife indirmesi ilginç olmuştur. Bu karar, süreci daha olumsuz hale getirmektedir. Bununla beraber gerek TCMB’nın kısmi döviz satımları, gerekse özel kesimin gelişmeler karşısında dolar mevcutlarını bozdurmaları sermaye hareketlerinde başlayan olumsuzlukları bugüne kadar bir ölçüde telafi etmiştir.
Türkiye’nin 2008 ve 2009 yıllarında dış kredi bulması ve borç yönetimi her hal ve karda eskiye oranla daha zor olacaktır. Cari işlemler açığı Şubat 2008 sonunda 39 milyar Dolara ulaşmıştır. Dış borç anapara ve faiz servisi ihtiyacı 2008 yılında yaklaşık 45 milyar Dolardır. Türkiye’nin 2008 yılı net döviz ihtiyacı, dış ticaret, varlık satışları, turizm ve diğer ilgili değişkenlere ait hedeflerin tutması koşuluyla en az 40-45 milyar dolar civarında olacaktır. Bu düzey veya üstünde bir açığı karşılamak için hükümetin önünde olağan finans piyasalarından borç bulmaya alternatif olarak yabancılara daha çok varlık satışları, Arap sermayesinin bir şekilde Türkiye’ye çekiminin sağlanması ve/veya IMF ile yeniden anlaşarak bu kuruluşa yeniden borçlanma kapısının aralık tutulmasıdır. Türkiye’de esasen 2004’ten bu yana yeni bir makro ekonomi modeline gereksinim vardır. Ancak siyasi iktidar bunu oluşturacak ehliyet ve iradeye (yada tercihe) sahip bir görünüm vermemiştir. Bu durumda IMF ile anlaşmaktan başka çare veya güvence kalmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki yukarıdaki diğer iki seçeneğin gerçekleşmesinde riskler vardır.
Öte yandan küresel krizin Türkiye’nin dış ticaretine etkisi daha uzun sürede, muhtemelen bu yılın ortalarından başlayarak 2009’da ortaya çıkacak ve krizin Avrupa’ya ve kısmen Asya’ya yansımasıyla orantılı olacaktır. Türkiye ihracatının yaklaşık % 66’sını Avrupa’ya yapmaktadır. Dolayısıyla Avrupa’da meydana gelecek talep daralması ihracatımızı olumsuz etkileyecektir. Türkiye’nin bu durumdan etkilenmemesi başka ülkelere yaptığı ihracatı arttırmasıyla mümkündür. Ancak krizin, azalan ölçeklerde de olsa küresel çapta etkileri olacağından bunun gerçekleşme olasılığı da parlak değildir.
İhracatımız yüksek katma değer yaratmaktan uzak, büyük oranda dışa bağımlıdır. O nedenle ihracatımız üzerinde girdi (sermaye ve ara malları) arzı ve girdi fiyatları bağlamında ithalat da önemli etkiye sahiptir. İthalatımız içinde Asya ülkelerinin payı giderek artmaktadır. Çin, Uzak Doğu ve Hindistan gibi ülkelerin ABD ve Avrupa’ya ihracatı bir miktar olumsuz etkilenebilir. Ancak gelişmelerin Türkiye’nin ithalatına ciddi boyutta bir olumsuz etkisi beklenmemelidir. Aksine biraz daha olumlu koşullar söz konusu olabilir. İhracata bağlı olmayan ithalatımız ise ulusal gelir artışındaki yavaşlama nedeniyle fazla artış göstermeyecektir. Dış ticaretteki gelişmelerin cari işlemler açığını az da olsa azaltması olasıdır.
Sonuç ve Temel Sorunlar: Küresel kriz dış kredi olanakları ve yabancı sermaye hareketleri bağlamında ekonomimizi 2008 başından itibaren olumsuz etkilemeye başlamıştır. Bu koşullarda 2008 ve 2009 yıllarında döviz açığının finansmanında zorluklar yaşanabilecektir. Ekonomimiz için önemli bir kırılganlık oluşturan cari işlemler açığımızın büyüklüğü ve ulusal gelirin büyüme oranındaki düşüş uluslararası kredibilite değerlendirmelerinde de ciddi bir risk yaratmaktadır.
Krizin bu yıldan başlayarak ihracatımıza da, dış talep bağlamında olumsuz etkisi olacaktır. Buna karşılık YTL’nın Dolar ve Avro karşısındaki değer kaybı bu durumu kısmen telafi edecektir. Diğer taraftan iç talepte geçen yıl başlamış olan yavaşlama, bu yıl krizin etkisiyle birlikte GSYH’nın 2008 yılı büyüme oranını düşürecektir. Bu oran 2008 yılı programında % 5,5’tir. Günümüz koşullarında IMF bu oranın % 4 olarak gerçekleşeceğini tahmin etmektedir. Ulusal gelir artışındaki gerilemeye paralel olarak ithalat için toplam fiili talep de olumsuz etkilenecektir. İthalattaki gerilemenin yüksek olması halinde bu durum da ihracatımız üzerinde sınırlayıcı baskı yaratacaktır. Asya menşeli ürünlerde, küresel enflasyon trendi paralelinde oluşabilecek fiyat artışları ve arz kısıtlamaları da 2008-2009 döneminde Türkiye’nin ithalat artışında yavaşlamaya neden olabilir. Sonuçta ulusal gelir artışındaki yavaşlama gibi dış ticaret hacmi artışında da yavaşlama, hatta durma söz konusudur.
Krizin mali etkileri ve ulusal gelir artışındaki yavaşlama YTL’nın Dolar ve Avro karşısında değer kaybının sürmesini destekleyecektir. Bu konuda TCMB’nın geçen yıl yaptığı hesaplamalara göre 1 Doların karşılığının gerçekte 1,71 YTL olması gerektiği unutulmamalıdır. Diğer taraftan mevcut koşullarda faizlerin düşmesini beklemek hayaldir. Ancak, TCMB’nın para arzını her şeye karşın biraz yüksek tutması kaçınılmaz olabilir. BDDK bankaların likidite oranlarının arttırılması yönünde gerekli adımı şimdiden atmıştır. Bu gelişmeler de ister istemez enflasyonun artmasına yol açacaktır. Enflasyon, başta temel ihtiyaç maddelerinde olmak üzere önemli ölçüde artış eğilimindedir. Ayrıca 2009 yılı Mart ayında yapılacak yerel seçimlerin de kamu bütçesi performansı ve enflasyon üzerinde arttırıcı etkisi olabilecektir. 2008’in enflasyon hedefi gerçekçi olmaktan çok uzak şekilde düşük (TÜFE: %4) tutulmuştur.
2008 yılında sürecek olan durgunlukla birlikte Türkiye’de enflasyon, işsizlik ve yoksulluğun daha da artacağı açıktır. Türkiye ekonomisinde tarım büyük alarm vermektedir. Ekonominin en büyük sorunlarından bir diğeri kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin ve istihdamın büyüklüğü ve kontrol altına alınamayışıdır. Merkezi Kamu Yönetimi Bütçesi gelirlerinde bir dar boğaz yaşanması ve açık verilmesi riski vardır. Ayrıca, hükümetin bazı fonları bütçe dışına taşıma eğilimi olduğuna dair işaretler görülmektedir. Böyle bir gelişme de son derece yanlış olacaktır.
2008 yılı programı ve 3 yıllık orta vadeli programın yeni koşullara göre bir an önce yeniden belirlenmesi, Merkezi Kamu Yönetimi Bütçesinin güncelleştirilmesi ve modelden doğan sıkıntılar ve krizin yukarda sözü edilen etkileri için gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. AKP hükümeti bu alanda kendi başına adım atmaktan kaçınan, IMF ile yeniden anlaşarak bu kuruluşun belirleyeceği model ve parametrelerle hareket etmeyi bekleyen bir hükümet izlenimi vermektedir.