Birgün-18/8/08- Uğur Cilasun: ÇALIN EFENDİLER ÇALIN !
Yahu, nasıl çalıyorlar be ! Vallahi aklım duruyor. Çalmanın böylesini ne dünya görmüş, ne tarih yazmış.
Masallarda, kadim Bağdat’ta bir “hırsızlar çarşısından” söz edilir. Güya hırsızlar, çaldıkları malları bu pazara getirip satarlarmış. Evleri soyulanlar da kendi eşyalarını-dilerlerse- parasını verip bu pazardan geri alırlarmış.
Bizim dilimizde, hırsızlığı değil ama hırsızı, onun becerisini takdir eden tanımlamalar var. Mesela, “adam gözündeki sürmeyi çalar, fark etmezsin” derler. Yahut, “öyle hırsızdır ki, Allah’ın cebinden Peygamberi çalar” derler.
Demek ki hırsızlığın da bir estetiği oluyor. Dünya edebiyatında bir “Arsen Lüpen” var. Kibar hırsız diye anılıyor. Bizde de O’na benzer “Cingöz Recai” adılı bir anti kahraman var.
Tabii hırsızların en ünlüsü (aslında o bir hırsız değil, soyguncudur ama hırsız diye bilinir) bir İngiliz efsanesi olan “Robin Hood” dur. Hani zenginden alıp fakire veren hayal kahramanı.
Hayatımda gördüğüm ilk hırsız İnebolu”da idi. 5-6 yaşlarındaydım. Babam İnebolu Emniyet Amiriydi. Hırsız bir sandalyeye oturmuştu. Babam karşısında ayakta duruyordu. Adam bir şey çalmadığına yeminler ediyordu. Zaten üstünde bir şey bulunmamıştı. Babam, ayakkabılarını çıkarmasını söyledi. Hırsız çıkardı. Kirli, beyaz yün çorapları vardı. Babam sertçe, onları da çıkarmasını söyledi. Adam ağır hareketlerle çıkardı; her çorabından bir yüzük yere düştü.
Şimdikiler yüzük müzükle uğraşmıyor; direkt dolar götürüyor, euro, YTL götürüyor. Bunun için kibarlık yapmaları gerekmiyor; evlere anahtar uydurmuyorlar. (Onu da yapanlar var ama onlar zavallılar)
Bu günküler, önce karılarının, kız kardeşlerinin başlarını türbanlıyorlar. İktidar partisine kaydoluyorlar. Toplantılarına gidiyorlar. Beş vakit namaza başlıyorlar. Zaten kılıyorlarsa onu on vakte çıkarıyorlar. Yüksek sesle tekbir getirip kendilerine baktırıyorlar. Allem ediyor, kallem ediyor, ya bir yerlere seçiliyor, ya da seçilmişlerin yanında saf tutuyorlar.
Sonra çalmaya başlıyorlar. Devleti korunması gerekli bir değer olarak görmüyorlar. Devlet malını, hazine mamelekini, beyt-ül mali kendilerine “helal” görüyorlar. Çünkü devleti kendi devletleri saymıyorlar. “Darül harpte ganimet helaldir” diye düşünüyorlar.
Devlet arazisini ihaleye çıkarttırıyorlar. Ölmüş eşek fiyatına alıyorlar. Ellerindeki belediyelere imar değişikliği yaptırıyorlar. Sonra saf kan yarış atı fiyatına, gavur-müslüman demeden satıyorlar. Üstüne, hiç fütur etmeden belge imzalıyorlar; ertesi gün TBMM’nin ceylan derisi kaplı koltuklarında senin benim için cehennem azabı yasalar çıkartıyorlar.
Hiç utanmıyorlar; arlanmıyorlar. “Yahu şu sürmeyi çalalım ama kirpik bile duymasın” diye düşünmüyorlar. Hiçbir incelikleri yok.
Tarih-i kadimin Vandalları gibiler. Vuruyor-kırıyor, yağmalıyor, çalıyorlar.
Tersanelerinde her gün birkaç işçi öldürüyorlar. 20 yaşlarındaki çocuklarını gemi sahibi, yumurta fabrikası sahibi yapıyorlar. “Sonra, Yarabbi, şükür verdiğin nimetlere” diyorlar.
Bu kez Peygamberin cebinden Allah’ı çalmış oluyorlar.