Birgün-28/04/08- Uğur Cilasun: ŞAFAK AYİNİ
Ünlü Avustralya’lı oyuncu ve yönetmen Mel Gibson’un “Gelibolu” diye bir filmi var. Filmde, 1.dünya savaşının başlarında iki kafadar (birisi Mel Gibson) Avustralya ordusuna katılmaya karar veriyorlar. Bunun için,(kıtanın bütün orta bölgesini kaplayan) çölü geçerek sahil kentlerinden birine ulaşmaları gerekiyor. Bu maceralı yürüyüşleri sırasında, çölün orta yerinde, bir kamp ateşinin yanına develerini çöktürmüş bir tüccara rastlıyorlar. Yanına yaklaşıp suyunu, yiyeceğini paylaşıyorlar. Tüccar bunlara nereye gittiklerini soruyor. Söylüyorlar. “Niçin gidiyorsunuz?” diyor. “Asker olacağız” diye yanıtlıyorlar. “Asker olacağız ve Türklerle savaşmaya gideceğiz”. Deveci şaşırıyor: “Niye ki?” diye soruyor. Gençler, “eğer biz orada onları durdurmazsak, gelip memleketimizi elimizden alacaklar” diyorlar. Deveci, oturduğu yerden, dört bir tarafındaki çölü süzüyor ve soruyor: “Türkler buraları ne yapacaklarmış?”
Söz orada bitiyor. Gençlerin masumluğu, yöneticilerin sahtekarlığı, bu kısacık diyalogla unutulmaz bir biçimle anlatılıyor.
Dedem (annemin babası)( Kilis İdadisinde) Türkçe öğretmeni idi. Çanakkale savaşına yedek subay olarak katılmıştı. Annem o cephede iken doğmuş. Yaşadıklarını kendi ağzından dinleyemedim. Öldüğünde 7 yaşındaydım.
Her yıl Nisan ayında, Çanakkale savaşlarının yıldönümlerinde, tarihe “centilmenler savaşı” olarak geçen bu savaşın savunan yanını, yani dedemi ve silah arkadaşlarını, başta Mustafa Kemal olmak üzere, onların kahraman komutanlarını sevgiyle, saygıyla anarım.
Ne var ki birkaç yıldır, Çanakkale, bu yalnız Türkleri değil, Avustralyalıları ve Yeni Zelandalıları da bir “millet” haline getiren olağanüstü savaş, hurafe tacirlerinin eline geçmiş bulunuyor.
Geçen ay, şehitlikleri ziyaret eden iki grup gencin, karşılıklı olarak yerleştiklerini; bir grup onuncu yıl marşını okurken öteki grubun tekbirlerle ilahiler okuduklarını yüreğim daralarak gazetelerde gördüm. Artık kendi tarihimize bile nasıl yabancılaştığımız; birbirimizi nasıl “düşman”, dahası “düşmandan öte” gördüğümüz yüreğimi dağladı.
Halbuki bu savaşın bir tarafı, her yıl askeri ile, politikacısı ile, yazarı, gazetecisi, sivili ile geliyor; 24 Nisan gecesi sabaha kadar ölülerini anıyor; gün doğarken “şafak ayini” ile onlara minnetlerini, şükranlarını iletiyor ve bir yıl sonra tekrar gelmek üzere ayrılıyor.
Bizim, kafaları din adına hurafelerle yıkanmış insanlarımız ise, Çanakkale ‘de şehit olan yüz binleri, Türkleri, Kürtleri, Çerkezleri, Lazları, Alevileri, Sünnileri yok sayıyorlar. Zaferi, velilere, efsunlara, görünmez alemin güçlerine bağlıyorlar.
Düşmanı tam karşısında gören komutan ise , o düşman için bakın ne diyor:
“ Bu topraklarda kanlarını akıtan, hayatların kaybeden kahramanlar! Şimdi dost bir ülkenin topraklarında yatıyorsunuz. Dolayısıyla barış içinde uyuyun. Bizim için ülkemizde yan yana yatan Coniler ve Mehmetler arasında bir fark yoktur.
Siz, oğullarını uzak ülkelere savaşmak üzere gönderen anneler! Göz yaşlarınızı silin. Oğullarınız bizim bağrımızda ve barış içinde. Bu ülkede hayatlarını kaybettikten sonra onlar bizim oğullarımız oldular.”
Hiçbir ülkede, hiçbir muzaffer komutan, bundan daha duygulu bir söylev vermemiştir. Bunu söyleyebilmek için gerçek bir “kahraman” olmak gereklidir. Sanal kahramanlar böyle laflar söyleyemezler.