Birgün-14/7/2008- Uğur Cilasun: ALACAKARANLIK
1980 koyu karanlığının, alacakaranlığına döndüğü yıllarda, 1985 yılının sonlarında, Cumhuriyet gazetesinde küçük bir haber okudum. Tunceli’nin bir köyünde, genç bir kadını, güvenlik güçleri haftada-on beş günde bir doktora götürüp, cinsel ilişkide bulunup bulunmadığı yönünden muayene ettiriyorlarmış. Sebebi, kadının PKK’lı olan kocasının köye gelip gelmediğini öğrenmekmiş.
Gazeteyi alıp, Türk Tabipleri Birliği Başkanı rahmetli hocam Prof.Dr.Nusret Fişek’in odasına girdim. Haberi gösterdim. Hocamın rengi bembeyaz oldu. Titreyen elleriyle kağıtları önüne çekti; bir Başbakana (Turgut Özal), bir İçişleri Bakanına, bir de Sağlık Bakanına yazı yazdı. (Hocam O zamanki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i hiçbir zaman muhatap kabul etmedi). Olayı şiddetle protesto etti. Sağlık Bakanına da, “ kadının rızası olmadan muayene eden hekimleri tespit edersek en ağır cezayı vereceğimizi” bildirdi.
Mektuplar basına yansıdı, kıyamet koptu.
Bir insanın vücut bütünlüğüne el atmaya yasal olarak yetkili tek meslek olan hekimliğin bile, kişinin rızası olmadan bunu yapması bir “insan hakları ihlali”dir.
Bu olay şuradan aklıma geldi: İzmir’in Tire ilçesinde, B tipi cezaevinde yakınlarını ziyarete giden kadın ziyaretçileri, kadın polisler, iç çamaşırları da dahil olmak üzere çırılçıplak soyup, arıyorlarmış. Bu da yetmezmiş gibi yere çömelterek cinsel organlarını kontrol ediyorlarmış. Haber geçen Cuma günkü Birgün’ün manşetindeydi.
Bakın şu edepsizliğe! Bu neresinden bakarsanız bakın buz gibi bir “insan hakları ihlalidir”. Bunu yapanlar, bunu yapmaları için emir verenler, yapanlara göz yumanlar; gardiyanından polis memuruna; cezaevi müdüründen savcısına; ceza ve tevkif evleri genel müdüründen Adalet ve İçişleri Bakanına kadar derhal görevlerinden alınıp yargılanmalıdırlar. Bu yapılmadıkça 12 Eylül sonrasının o alacakaranlık günleri hâlâ devam edecektir.
Zaten bunun başka belirtileri de var. Neyle suçlandığını bile bilmeden (öte yandan bilse ne olur? Hâttâ suçlu bulunup hüküm giymiş olsa bile ne olur?) hapiste yatan bir adam, akciğer kanseri gibi vahim ve teşhisi kolay bir hastalığa aylarca teşhis bile konulamadan göçtü-gitti. TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, “bu bir insan hakları ihlali değil. Zira hasta hastaneye sevk edilmiş. Doktorlar teşhis koyamamışlar. Teşhis konulunca hemen tahliye edildi” diyor.
Şimdi iş Türk Tabipleri Birliğine düşüyor. Geçen gün bir parti çalışanımızı mide şikayetleri için hastaneye gönderdik. Döndüğünde sordum: “Ne dedi doktor?” dedim. Çocuk,”hiçbir şey söylemedi efendim” dedi. “İlaçları yazıp verdi”.
Normal hastasına hastalığı ile ilgili bilgi vermeyen doktor, bir de elleri kelepçeli, suçlu(!) bir garip karşısına gelirse hiç “bu insanın neyi var?” diye düşünüp taşınır mı?
Türk Tabipleri Birliği Kuddusi Okkır’ın dosyasını iyice incelemelidir. O’nu baştan savma muayene eden hekimleri belirlemeli ve gerekeni yapmalıdır.
Alacakaranlıklar ancak böyle aydınlığa dönüşür.