Birgün-09/06/08- Uğur Cilasun: NEFS-İ MÜDAFAA
Babam Emniyet Amiri idi. Çocukluğumda, yeni duyduğum “nefs-i müdafaa” lafının ne anlama geldiğini kendisine sordum. Bana bir olay anlattı: 1930’lu yıllarda, yeni evli genç bir avukat, eşiyle birlikte Çamlıca tepesine çıkmış. Birlikte manzarayı seyrederlerken dört tane çapulcu belirmiş. Ellerinde bıçaklarıyla genç adama, “kadını bize bırak git” demişler. Genç adam, “beyler bu hanım benim eşim. Size bırakmam mümkün değil” demiş. Üzerine yürümüşler. Genç, “sizi anlıyorum; canınız kadın istiyor. Size para vereyim. Bu parayla ihtiyacınızı giderin” diye yalvarmış. Çapulcular oralı olmamışlar; “kadını bırak git” diye ısrar etmişler.
Genç avukat, “günah benden gitti” diyerek silahını çekmiş; dördünü de indirmiş. Yanlış hatırlamıyorsam ikisi ölmüş, ikisi de ağır yaralanmış.
Babam avukatın ilk celsede beraat ettiğini, sonrasında da İstanbul Ağır Ceza Hâkiminin, “evladım yine aynı şeyle karşılaşırsan, hiç tereddüt etme, aynısını yap” dediğini de söylemişti.
İhkak-ı hakka, yani kişinin kendi hakkını kendisinin almasına inanmam ama nefs-i müdafaaya büyük saygı duyarım.
Anayasa Mahkemesi’nin, türban zorlaması için, Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliği reddetmesini, Cumhuriyet’in “nefs-i müdafaası” olarak görüyorum. Geçtiğimiz günlerde, bu kararı demokrasiye aykırı bulan, rejime “jürokrasi” adını veren bir sürü görüşü dinledik, okuduk. Bunların hiçbiri, “çoğunluğu elinde bulunduranlar, parlamento kararıyla Cumhuriyet’in temel ilkelerini değiştirmeye kalkarlarsa ne yapmalı?” sorusuna bir yanıt veremiyor.
Kritik soruyu Anayasa Mahkemesi üyelerinin kendi kendilerine sordukları anlaşıldı. Konuyu şekil açısı dışında görüşemeyeceklerini öne süren raportör raporuna, “eğer şekil şartına uygun biçimde anayasa değişikliği yapılır” ve “seçimler 20 yılda bir yapılır” hükmü getirilirse, biz bunu inceleyemeyecek miyiz?” sorusunu sordukları ve bu soruya verdikleri yanıttan hareketle, yapılan Anayasa değişikliklerinin, Cumhuriyet’in kurucularının oluşturdukları temel ilkeleri ortadan kaldırmaya yönelik bir eylem olduğunu saptadıkları anlaşılıyor.
Cumhuriyet’in, kimsenin bir başkasının inançlarını yargılayıp değiştirmeye kalkmadığı bir ülke oluşturma iradesini kırmak isteyenlerin karşısına, askerden önce, hukuksal zemin üzerinde konuşlanmış bir gücün çıkması çok önemlidir. Demokrasi, çoğunluğun karşısında, azınlığın haklarını güvenceye alan bir rejimdir. AKP-MHP çoğunluğunun “omni potent” yani her şeye kadir bir güç olduğunu düşünenler yanılıyor.
Cumhuriyetin, kendisine tecavüze kalkanlara yönelttiği silahın, yukarıda anlattığım hikâyedeki genç adamın 38’lik Smith Wesson’u gibi bir tabanca değil, aklın, mantığın, sağduyunun, hukukun işlendiği bir “mahkeme ilâmı” olduğunu görmek de insanı mutlu ediyor.
Bu kararın ülkemizde, AKP’nin ve CHP’nin eşit olarak nemalandığı manasız bir tartışmayı da kesinlikle sonuçlandıracağını; insanlarımızı barış içinde, kardeşce yaşamaya yönlendireceğini de düşünüyorum.
Bu da beni sınırsız memnun ediyor.